Hıdır Dulkadir/ ÜÇ KADIN

dapirHıdır Dulkadir/ Üç kadın

"Gewer, Sozman ve Gale adında üç Haydaranlı kadın birbirine tutuna tutuna, yokuş yukarı dağın doruğuna çıktılar.  Görünmemek için taş, çarçır, meşe ağaçlarını kendilerine siper ede ede..."

--------------------------------------------------

 ÜÇ KADIN

 

Annem sağken başımı dizine koyar, öper, yüzüme bakar saçlarımda bit varmış gibi o incecik parmakları ile tel tel tarar okşardı. Baş ucumda bana pek çok öykü ve masal anlatırdı. Onun ölümünden sonra, ve ben büyüdükçe aklımda hepsi uçtu gitti. Aklımda kalanların hangisi doğru hangisi hayal emin değilim.  Hatırladıklarım kaybolmasın unutmayayım, unutulmasın diye hepsini zaman içinde yazdım. Anlatılanlardan biri de üç kadın öyküsüdür.

‘‘Oğlum nasıl anlatsam bilmem ki! Dilim varmıyor geçmişi anmaya. Kaldığımız yaylalar derin vadinin ‚‚Pulé Derê Heşi‘‘ dediğimiz çıplak tepenin üstündeydi. Komşuların kimisi ayranını halen yaymamıştı. Kimisi de üç taş yanyana koyup tencere ve tavaları ocaklara vurmuş ateş alev alev yanıyordu. Kimi kadın ve erkekler ise gölgeye çulu sermiş öğle uykusunu kesiyorlardı. Yaylalar her yanı ormanlarla kaplı, korkunç uçurumları olan tepebaşıydı. Kurt, ayı, çakal, tilki yaban hayvanlar çok fazlaydı. Tepe yüksek olduğu için, ne yana baksan her taraf tepsi gibi görünüyordu. Tepemizde güneş gölgede oturuyorduk. Davar nöbeti olan komşu kadın keçileri dağdan indirmiş derede sulamıştı. Sonra, büyük meşe ağaç kümesinin altında istiraate çekilmişti. ‘Belek’ adı ile ünlenen köpek ön iki ayağını ileri uzatmış boynunu üstüne koymuştu. Köpeğin gölge de bile dili bir karış dışarda helk helk ediyor, hızlı hızlı nefes alıp veriyordu.

Süngü takmış askerler, ansızın karşımıza çıktılar. Nasıl etrafımızı sardılar haberimiz olmadı.

Karınca gibi çoktular. Ne yapacağımızı bilmedik, şaşırıp kaldık. Aramızda, isyana katılan Haydaran, Demenen aşiretinden kaçak kadınlar, çocuklar, adamlar  vardı. Bize  akraba değillerdi Ama insanlardı. İnsan insanı yok eder mi, diri diri yakar mı, çocukları süngüler mi, 90 yaşındaki yaşlılar öldürülür mü?’’

‘‘Topladılar bizi, iki yanımızda sıra sıra askerler. Kucağımızda kırkını doldurmamış bebekler vardı.  Hava çok sıcaktı. Aylardan Temmuzdu. Ağzımız kuru, dudaklarımız çatlak, ayaklarımız çıplaktı. Vucudumuzda su gibi ter akıyor, çocuklar ağlıyordu. Askerler, çocuklarımıza: ‘‘susun ulan piçler’’ diyordu. Çoğumuz fırsat bulup çarık ve kara lastiklerimizi giyememiştik. Yürürken çalı çırpı, diken ayaklarımıza batıyor yara bere olmuştu. Dere boyu meşe ağaçlarının yaprakları rüzgȃra tutulmuş sallanıyordu. Kıl Köyü’nün Saqu Mezresi ‘‘Qélestune’’ denilen düzlüge gelince, askerler ‘‘durun’’ dediler. Durduk. Askerlerin dilini bilen yoktu. Biz onları onlar bizi anlamıyordu. Gerçi onların arasında Türkçe bilen milis’ler vardı. İyi veya kötü tercüme ediyorlardı. Biz nerden bilelim insanların ömrünü bu düzlükte noktalayacaklar. Tek sıra halinde bizi dizdiler. Komutan (Yüzbaşı) iriyarı, çilli suratlı, kötü bakışlının biriydi. Cebinde sigarasını çıkarıp dudakları arasına sıkıştırdı. Sol cebinde kibriti çıkarıp sigarasını yaktı. Kibrit çöpü elinde kaldı. Tam parmağı yanacaktıki çöpü fırlattıp attı. Sigarasından derin bir nefes çekti. Bıyıkları arasında çıkan dumanı havaya savurdu. Bir ucu çürümüş, öteki yanı sağlam kütüğe yerleşti. Şapkasını çıkarıp diz kapağına koydu. Milisin boynu ilerde, kamburu yukarda, ayakta dikilmişti. Komutan milise emir verdi. Kendi ana dilinden söyle bu eşkiyalara:  Köyleri Harçik Çayı’nın güneyinde kalanlar el işareti ile şöyle geçsinler,, dedi.

,,Teredütte kaldık ayrılalım mı, ayrılmıyalım mı? Hepimiz birbirimizi tanıyorduk. Ayrıldık ayrıldık. Diğer köy ve yaylalardan getirdikleri ile beraber toplam 30–40 kişiydik. Bizi kurşuna dizeceklerini nerden bilebilirdik?  Komutan çok güzel konuşuyordu. Tatlı dil döküyordu. ‘‘Sizi Konya ovasına, Ostomol’a (İstanbul) göndeririz, çalışır hayatınızı kurtarırsınız. Bu dağ başında ne var?’’ dedi.

Biz bir tarafa ayrıldık. Ayrılmasak ne olacaktı ki? O anda bir tayyare öyle hızlı alçaktan uçtu ki kulaklarımızı sağır etti. Kısa bir sessizlikten sonra, işaret parmağı ile,

,,Çay’ın kuzeyinde oturanlar ise bu yana,, dedi.

‘‘İki ayrı kabileydik direnenler ve direnişe katılmıyanlar. Herkes birbirinin yaşamından habersiz, kimse kisenin umrunda değildi. Biz direnişe katılmayan guruptandık. İki gurup birbirmizin gözleri  baktık. Ellerimizi çaresiz iki yana açtık. Harçik çayının güneyinde kalanların etrafını yeniden sardılar. Hiç kimse yerinde kımıldamıyordu. Kurdular karşılarına ağır makineyi. Komutan el hareketi ile ‘ateş’ dedi. Tak...tak...tak...bir şey hatırlamıyorum. O kadar insanı gözlerimizin önünde kurşuna dizdiler. Korkudan bayılmışım. Kurşun sesleri kızgın güneşi yırtarak vadi de yankıdı. Ayıldığımda etrafı gözledim. Kurşunların sıyırıp geçtiği, üç kadın sağdı. Yaralılar kan revan içindeydi. Yaralılar  ‘‘Uyyy! Uyyy! lemın lemın,, (1) ağlıyorlardı. Birinin kolu kırıktı. Kadının çiteresi, kan ile dolmuştu. Fistanı kızıl kanlıydı. Zülüfleri saçı başı karma karışıktı. Fesi ve yazması yere düşmüştü. Ölmüş bir başka kadının kucağındaki bir kaç aylık bebek  ‘‘Iwee...ıwee...’’ ağladı sonra, sustu. Ölmüştü. Yaşlı bir nine yanında sopa arıyormuş gibi, el yordamı ile yerde bir şey arıyordu. Sonra, hareketsiz kaldı. Khureşan aşiretinden ak sakallı bir dedenin sakalı kıpkızıldı. Kafası param parça olmuştu.  Kimisinin kolu, gözü, ayağı kopmuş bir kaç metre ileriye düşmüştü. Askerler bizi oradan uzaklaştırdılar. O katliamdan üç yaralı kadın kurtulmuştu.’’

‘‘Kadınlar gözlerini açtıklarında gökyüzünde sabah yıldızı parlıyordu. Üstünde sıra sıra uzanan Duzgın Bava Dağı kayalıklarına baktılar.

,,Ya Duzgın Bava, sen nerdeydin. Düşman bizi eteklerinde kırdı. Tak tak silah seslerini duymadın mı?,, diye yalvardı üçü birden.

Gewer, Sozman ve Gale adında üç Haydaranlı kadın birbirine tutuna tutuna, yokuş yukarı dağın doruğuna çıktılar.  Görünmemek için taş, çarçır, meşe ağaçlarını kendilerine siper ede ede, iniş aşağı düşe kalka dereye indiler. Köye inince onları karanlık karşıladı. Köy de kimseyi tanımıyorlardı.  Köpeklerin ürümesinden başka ses yoktu. Köyün iyi insanları kimdi? Bilmiyorladı.  Ya ‘Xızır’ dedi birinin kapısını çaldılar.  Ev sahibi ‘‘Kim o’’ diyerek kadınlara açtı kapıyı. Perişan hallerini görünce korktu. ‘‘Bu haliniz ne kimsiniz?’’ dedi. Mırıldanarak dertlerini anlattılar. Kadınları kapıdan içeri çekti. Yemek, su verdi. Yaralarını sardı, sarmaladı. Üç gün üç gece kadınları ahırda sakladı. Hayvanlarla yattıp, kalktı, üç kadın. Bir sabah ev sahibi ‘‘Yarın gidin başım belaya girer, bir gören olur şikayet ederler, Devlet ocağıma incir ağacını diker. Bizi yok ederler çolağım çocuğum var. Size kurban olurum  gidin’’ dedi.

1937_den__bir_Dersimli‘‘Alan aşiretinin ileri gelenlerinden ‘Hese Keki’e Yivê Ali’nin adını duymayan yoktu. İyilik yapan, herkesin yardımına koşan biriydi. Üç kadın onun evini bilselerdi, kapısını çalacaklardı. Bilmiyorlardı. Kim şikayet etmiş ise bekçi yaralıların kokusunu almıştı. Tüfeği omzunda evin kapısına dayandı.  Köylüler yalvarıp yakardılar. Bekçi: ‘Nal dedi mıh demedi. Kadınlara:  ‚‚Düşün önüme sizi Phax Karakolu’na götürüp teslim edeceğim’’ dedi.

Yaralı kadınları tüfeğin gölgesinde yola dizdi. Saatlerce yürüdüler. Karakolun kapısında içeri girdiler. Bekçi:

‘‘Sılamınaleyküm komutan bey, bunlar eşkiyadir. Kıl Köyünde ölülerin altında sağ kalenlerdir. Ben yağaladi sana getirdi. Sen devlettir. Ne yapıyor sen yapıyor‘‘ dedi.

Komutan oturduğu koltukta kıçını ileri kaydırdı. Sonra, ardına dayandı. Göbeği iyice dışarı çıktı. Kaşlarını çattı. ‘‘İyi halt ettin. Asıl düşman sensin! sen. Asıl seni kursuna dizmeli. Görmüyor musun üçü de yaralı. Biri de ağır yaralı. Kolu kırık salkım salkım sallanıyor. Ne istiyorsun bunlardan sal gitsinler’’ dedi.

Bekçi bin pişman üç kadını alıp karakoldan çıktı. Yürüyerek Çukur köyü karşısındaki ‘Çola Cemedi’ denilen ıssız beyaz kayalarla çevrili çukura gelince, ‘‘Durun’’ dedi. Üstünden zihnet eşyalarını aldıktan sonra, üçünü arka arkaya tek sıra dizdi. ‘‘Size dewletin uç kurşuni fazladır uçunuze bi kurşun yeter.’’ Tek kurşunla yaralı Gewer, Sozman ve Gale  kadınları yere devirdi. ‘Çola Cemed,(2) üç kadına mezar oldu.                              


17.8.2007–DUİSBURG

HIDIR DULKADİR

Kaynak: MUNZUR‘ AKAR YÜREĞİM-Öykü kitabı


(1) Vah vah başıma gelenler

(2) Buz çukuru.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Seçme Haberler

Mesut Oğuzhan Öylek / Zaza Sempozyumu
Mesut Oğuzhan Öylek /   ...

Yazarlardan

TBMM-İHK Dersim Ziyareti ve Tepkiler Üzerine
Av-Cihan Söylemez/   İNSA...

Basında Dersim

Soner Yalcin’dan, Dersim Dersleri
Basında/ Soner Yalcin’dan,...
1 Mayıs için meydanlara!
Haber/ 1 Mayıs için meydanl...