“Dersim 1938 Hâlâ Kanıyor”

huseyin_aygunBaşar Başaran  Av-Hüseyin Aygün’le Röportaj

Dersim 1938 üzerine Türkiye’de bugüne kadar yapılmış en kapsamlı  araştırmanın sahibi ve Seyit Rıza ailesinin avukatı  Dersimli aydın, hukukçu ve yazar Hüseyin Aygün ile Onur Öymen’in sözleri ile başlayan tartışmalar üzerinden Türkiye’nin bu trajedisini konuştuk…


Son haftalarda mecliste Onur Öymen’in konuşmasıyla başlayan tartışmaları  nasıl değerlendiriyorsunuz?

1938, Türkiye tarihindeki en kanlı  sayfadır. Onur Öymen’in vesile olduğu son haftalardaki tartışma esasen çok gecikti. Geçen yıl AP’de bir “Dersim 1938 Konferansı” olmuştu. Ama “dış” bir etkinliğin tahmin edilebileceği gibi içeriye olumlu pek bir yansıması olmamıştı. 1938 katliamının, son yıllarda, Elazığ’da açılan Seyit Rızaların mezar yeri  davası, özellikle Almanya’da Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu’nun panel, gece ve etkinlikleri ve arada bir parlayıp-sönen tanık anlatımları  ile zaman zaman gündeme geldiği de en azından konuyla ilgilenenlerce bilinmektedir. Öte yandan AB üyelik sürecinin ve özellikle kimi batılı ülkelerin “kendi Dersimlilerinden” özür dileyen kanunlar çıkarmalarından da cesaret alan bir uluslararası dalga söz konusu idi. Dersimliler içerisindeki “patlayıcı madde”, mecliste 10 kasımda yapılan bir konuşma ile nihayet patladı.

Bu tartışmanın niteliği ve bazı  sonuçları kısaca şöyle ifade edilebilir:

Bir; tartışmayı başlatan güç sokaktır. Sokaklara dökülen başta Dersimliler, Aleviler, demokrat ve ilerici çevreler tartışmayı “sokağın gücüyle”  sürdürmüşlerdir. Tıpkı 1994 yılında bölgede köylerin yakılması olayında olduğu gibi Dersimliler “sivil seferberlikleri”  ile konuyu gündeme getirmişlerdir. Gerici-milliyetçi ve devletçi  “aydınlar” bile “Dersim’de orantısız güç kullanıldı” demek zorunda kalmışlardır. Normal şartlarda “devlet katliam yaptı” türünde bir cümle dava konusu olurdu ama bu defa olmadı.

İki; 1937-38’de Dersim’de “milli isyan veya isyan” olmadığı, tek yanlı bir katliam yaşandığı genellikle kabul edilmiştir.

Üç; modern cumhuriyet tarihinin (Ermenileri saymazsak eğer) en büyük kırımının Dersimlilere uygulandığı ortaya çıkmıştır. Bu, “Alevi-Kızılbaş katliamı” olarak kaydedilmiştir.

Alevilerin, bir mahkemece “vatana ihanet” suçlamasıyla mahkum ettiği Seyit Rıza ve arkadaşlarının sokaklarda posterlerini taşımaları, resmi devlet ideolojisinin yarattığı  “isyancı lider” mührünün kırılması, Başbakan ve hükümet çevrelerinin-samimi olup olmadığını bilemediğimiz- olumlu demeçleri ve kimi “tarihle yüzleşme” momentleri vs. gelişmeleri de “sonuçlar” kısmına ekleyebiliriz.

‘Katliam görmüş bütün toplumlar hasta. Hafızaları o tarihle başlar ve biter. O tarihte her şey donakalmıştır. O tarih, adeta kendi hapishaneleri olmuştur.’ diyorsunuz. Genç okurlarımıza bu katliamı ve sonrasında yaşanan sürgünü bir Dersim aydını gözüyle anlatır mısınız?

Katliam görmüş tüm toplumların sağ kalmış fertleri psikolojik olarak normal değildir. “Yeniden katledileceği”, potansiyel olarak “yaşamının tehdit altında olduğu”, “katillerin fazla ürkütülmemesi gerektiği” vs. hisler insanlara eşlik eder. Katliamı görenler ve –bence bir parça da duyanlar- artık “eski insanlar” değildir. Örnek olsun, katliamı sadece dinlemiş biri olarak çocukluktan beri etrafımdan (özellikle katliamdan kurtulmuş tanıklardan) hep “Alevi, Dersimli kimliğin gizlenmesi gerektiği” yönünde “nasihatler” dinledim. Nedense katliamdan kurtulanların büyük bir kısmı, cinayet işleyenleri değil, hep kendilerini suçluyordu: “Aşiretler rahat durmadı, devlet de 1938’de gelip onları cezalandırdı”. Sanırım bu durum sorunuzu açıklar. Zira normal bir birey gördüğü katliamın hesabını sorar. Ancak katliamdan kurtulanlar katillere “hak veriyor” duruma düşebilmektedir. Dolayısıyla yapılması gereken önce bir özgür tartışma ortamının kurulması. Daha sonra buna bağlı başka bazı adımların atılmasıdır.

1938’de on binlerce insanın  öldürülmesinin “insanlığa karşı suç eylemi” olduğu (Başbakanın böyle söylediği bir ülkede bu artık zor olmasa gerekir) kabul edilmelidir. 12 bin kişinin sürgününün ise sağ kalanların kültürel olarak katli olduğu kabul edilebilir. Mağdurlara yönelik özel düzenlemeler, kayıp çocukların ailelerine kavuşturulması, Seyid Rıza ve arkadaşlarının naaşlarının 71 yıl sonra da olsa ailelere teslim edilmesi vb. adımların atılması şu anda sorunun çözülmesinin başlangıcı olabilir.

Başka önemli bir konu ise 1937-38’de Dersim’de ölen insan sayısı, sahi sizce kaç  kişi öldürüldü? Sürgün edilenlerin sayısı nedir?

Katliam veya soykırım konusundaki bir tartışmada öldürülen insan sayısı önemli görülmektedir. Bir olayda az kişi ölmüşse soykırım olamayacağı gibi yanlış bir kabul günümüzde yaygındır. Dersim’de kaç kişinin öldürüldüğü zorlu bir alandır. Zira 1970’lerde en 60 bin kişinin öldürüldüğü söylenirdi. Şimdi bu rakamı 90 bine yükseltenler var. Son haftalarda yayınlanan resmi belgelere göre ise ölen insan sayısı 13 bin civarındadır. Ben Dersim’de 30 bin kişinin üstünde insanın öldüğünü tahmin ediyorum. Arşivler kapalı,  kesin rakamlar verilemez ama ölen insan sayısı 30 binin altında değil. Sürgünlerin sayısı ise neredeyse kesin gibi: 12 bin kişi.

Dersim nüfusu 1935’lerde 150 bin civarında. 10 Şubat 1939 günü Tunceli Valisi, Generali ve 4. Umumi Müfettiş Abdullah Alpdoğan tarafından Ankara’ya çekilen bir telgraf-raporda Dersim nüfusu 95.059 olarak belirtilir. (Bkz. “Dersim 1938 ve Zorunlu İskân”, Dipnot Yayınları, 3. baskı, s.117) Şubat 1939’da “etnik temizliğin” sona erdiği ve yaklaşık 12 bin kişinin sürgün işleminin de bittiği dikkate alındığında ölen insan sayısı 43 bin olarak çıkmaktadır. Ancak bu rakam da “kesin” bir veri değildir. Kesin olan şey, tartışmaların ve belirsizliklerin son bulması için tüm arşivlerin açılmasıdır.

Sizin kitabınıza baktığımızda Osmanlı ve Cumhuriyet’te Dersim’in başına gelen baskıcı  uygulamaların ciddi bir paralellik gösterdiğini görüyoruz. 1938’de tepe noktasına varan bu ceberrut tavır Osmanlı’dan beri hiç  değişmeden devam ediyor? Cumhuriyet, Dersim’e  ‘Çıban’ diyor, Osmanlı  “başlarını kesmedikçe ol Kızılbaş  şakilerin haklarından gelinmez”  diyor.  Nedir Dersim ile otoritenin alıp veremediği?

Dersim esas olarak 500 yüzyıllık  “devletsizliği” ve “otorite tanımazlığı” nedeniyle hedef olmuştur. Tarihin çeşitli dönemlerinde ve farklı yerlerde böyle toplumlar elbette görülmüştür. Dersim’in bazı nitelikleri tüm Alevilere özgüdür: Mahkemeye gitmeme, cem-cemaat ile mahkemesini kendisinin görmesi, otorite ve devlete soğukluk, toprağa ve mülkiyete bağlı olmama vb. Bazı özellikleri ise kendine özgüdür: Ulaşılamaz bir coğrafya ve bu coğrafya üzerinde şekillenen bağımsız bir halk kültürü. Yanlarında kadim Hıristiyan topluluklarla kardeşilik ve Zazaca, Türkçe, Kürtçe ve Ermeniceden oluşan 4 dilin birarada konuşulması. Hoşgörü ve bağımsız yaşamaya düşkünlük. Dersimliler örneğin Zazaca olarak bir atasözlerinde “herkes kendisinin ağasıdır” derler. 1915’te Ruslara karşı savaşırken bile Dersimliler Osmanlı ordusunun emrine girmemişler ve kendi “milis birlikleri” altında savaşmışlardır. Öte yandan “Dersim için Özerklik” vaat eden Ruslara da “yabancı işgal gücü” olarak bakmışlar ve karşılarında durmuşlardır. Bu savaştan sonra bir Rus komutanının “Dersim’i geçseydik Ankara bizim olurdu” dediği söylenir.

Osmanlı Kızılbaş kimliğinden nefret etmiştir. “Kızılbaşları öldürenlerin cennete gideceği”  yönündeki Seyhülislam fetvaları veya saray emirnameleri, Osmanlının bakışının en net ifadesidir. Ancak Cumhuriyet de sanıldığı  gibi Dersim halkına veya Alevi-Kızılbaşlara özgürlük getirmemiştir. “Laik” niteliğine karşın Cumhuriyet, Alevi tekkelerini kapatmış, dedelerin zorla sakallarını kesmiş, Alevi zenginliklerine zorla el koymuş, cemleri yasaklamıştır. Cumhuriyet’in meseleye yaklaşımı Osmanlıdan esasta farklı değildir: Barajların yapılması, Dersim’de sömürge yönetimi kurulması, yol ve okul yapımı ile Dersimlilerin “vahşetten izalesi” vb. yaklaşım-uygulamalar, Osmanlı-Cumhuriyet yönetimlerinin sürekliliğini ortaya koymaktadır.

Devlet arşivlerinin bu konuda kapalı  olduğunu biliyoruz. Kitabı hazırlayış sürecinde nasıl  çalıştınız?

Kitabı 3 ayda hazırladım. Sadece geceleri 4 saat çalışabiliyordum. “Dersim 1938 ve Zorunlu İskân”, mayıs 2009’da yayınlandı ve kasım 2009’da 3. baskısı çıktı. Türkiye gibi bir ülkede 6 ayda 3 baskı önemli olsa gerek. Bu okur ilgisi –aynı zamanda- “gerçeğe” olan bir ilgidir. Kitapta yayınlanan bilgi-belgelerin hiçbiri “gizli” nitelikte değildir. Arşivlere ve başka bilgilere ulaşmak sanıldığı kadar zor değildir. Benim Dersim ve Alevilik-Zazaca konusundaki bireysel çabalarım söz konusu belgelere ulaşmama yetti. Ayrıca unutmayalım ki devletin içinde de-az da olsa-vicdanlı insanlar var.

Olaylar neticesinde trajik bir şekilde asılan Seyit Rıza ismi Dersim için çok önemli.  Nedir Seyit Rıza’nın Dersim için manası…  Siz, bugün Seyit Rıza’nın mirasçılarının avukatlığını  yapıyorsunuz. Nedir Seyit Rıza’nın ailesinin devletten talebi?

Seyid Rıza sembol bir isim Dersimliler için. 1937’de onu ve arkadaşlarını yargılayan mahkeme hukuk dışı, “yapma” bir mahkeme. İddianameyi sanığa tebliğ  etmeyen, savunma için sadece 2 gün süre veren, sanıklara avukat ve hatta tercüman atamayan, idam kararlarının temyiz edilmesi hakkını  içermeyen bir mahkeme, sadece bugün değil, 1937’de bile “adil”  olmaz. Haksız idam ve ardından cenazelerin verilmemesi Seyid Rıza’yı  daha fazla efsaneleştirmiş ve hatta “kutsal” bir duruma taşımıştır. Ailesi bugün 71 yıl sonra da olsa naaşı almak ve “bir mezar yerine sahip olma hakkı”na kavuşmak istiyor.

‘Sabiha Gökçen’ ismini ülkenin geri kalanı Atatürk’ün manevi kızı ve bir kadın pilot olarak iftihar vesilesi olarak biliyor. Size ne hatırlatıyor bu isim?

Sabiha hanımın ismi bir havaalanına verilmemeliydi. Amaç ne olursa olsun -ne de olsa- kendi halkının  üstüne bomba atmıştır. Geçenlerde Gündüz Vassaf yazmıştı:  “Havaalanı isimleri yazarlardan, sanatçılardan seçilir, Sabiha Gökçen ismi kaldırılsın”. Ben de aynı fikirdeyim.

Ne olur sizce başta Dersim’liler olmak üzere seçmenin CHP’ye tavrı?

CHP kesinlikle yara aldı. Onur Öymen’in parti yönetimince desteklenmesi açıkça göstermiştir ki CHP kan dökmeyi bir çözüm sanıyor. 71 yıl sonra dahi sokaklarda insanlar yürüyorsa dökülen kanın “unutulmadığı” sabittir. Bunu göremeyecek hale gelmişler.

Bir Dersim’li olarak Dersim’in yaşadığı tüm acıların hafızası  olmaya çalıştığınızı görüyoruz. Bu katliamın sizin özel hayatınızda karşılığı  nedir?  Nasıl düştü içinize bu kavga? Bu, ait olduğunuz yere bir borç mu? Öfke mi? Sorumluluk mu? Nedir?

Benim ailem ve akrabalarım 1938’den “son an”da kurtulmuşlar. Alo Kaymakam adlı Türkçe bilen bir köylünün ölmeden önce bir kurban kesimi için komutandan istediği süre onları kurtarmış. Bu arada bir atlı çıkıp gelmiş, elindeki pusulayı Komutana uzatmış ve Komutanın “af çıktı evlerinize gidebilirsiniz” sözü ile mitralyözlerin önündeki kadın-çocuk-yaşlı “affedilmiş”. Bazı köylüler komutanın ayaklarını öpmek istemiş. Bu olay ailemizde hep anlatılır ve unutulmaz. Bizimkiler –gerçekle çelişse bile- “Fevzi Çakmak Dersim’i kurtardı” derler. O atlı da “Fevzi Çakmak’ın askeriydi” onlara göre. Ben her şeyi “vicdan” kavramı ile açıklıyorum. Galiba biraz borç, biraz öfke, biraz sorumluluk da var.

Yeni Harman, Aralık 2009

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Seçme Haberler

ASMA XIZIRİ DE CEMÊ XIZIRİ.
Haber/ ASMA XIZIRİ DE CEMÊ ...
Aygün'den Zaza-Der Ziyareti
Haber/   DERSİM MİLLETVEK...

Yazarlardan

Celal Yıldız/ Dersimlilerin Dikkatine
Celal YILDIZ/ DERSİMLİLERİ...
Ali Kaya/ HIZIR ORUCU'NUN ANLAMI
Ali Kaya/ HIZIR ORUCU'NUN ANL...
PKK-BDP Müslüman-Şafi Bir Kürt Hareketidir
Hüseyin Dedesoy/ PKK-BDP Mü...
Gağanı Yeniden Tanıyalım, Kutlayalım
Hasan Dewran/ GAĞANI TAN...

Basında Dersim

Ayten Öztürk Davasında Yeni Suç Duyurusu
HÜLYA KARABAĞLI/ Ayten Özt...
Burkay'dan PKK'ya Yanıt Var!
Basında/ Kemal Burkay'dan PK...
Hıdırı Dulkadir/ Musa Anter'le Söyleşi
Hıdırı Dulkadir/ Musa Ante...