| Doç.Dr.Yalçın İZBUL/ DİL -KÜLTÜR DİZGESİ |
|
I  - DİL/KÜLTÜR DİZGESİ "Dil ve kültür arasındaki bağlaşıklık nereden kaynaklanıyor? Kültür mü dili, yoksa dil mi kültürü biçimlendiriyor, koşullandırıyor?" "Dil/kültür dizgesi" kavramı, insanbilimcilerin kuramda ve alanda ortaya koymuş oldukları önemli bir belirlemeyi içeriyor. Yine aynı kavram -- öte yandan -- felsefe ve bilimlerde yüzyıllardır süregelmiş bir tartışmayı da, bir başka açıdan, yeniden gündeme getiriyor. O da şu: Dil ve kültür arasındaki sıkıfıkı, sımsıkı bağlar nereden kaynaklanıyor? Kültür mü dili, yoksa dil mi kültürü biçimlendiriyor, koşullandırıyor? İlk bakışta yumurta --------› tavuk, tavuk --------› yumurta ikileminin anlamsızlığını paylaşır gibi görünen bu soru, evrenselciler ve göreciler arasında bugüne değin çözülememiş bir görüş kutuplaşmasına yol açan temel sorudur. Dil ve kültür arasında, örüntü ve içerik olarak, kaynak, amaç ve işlev birliğinden ileri gelen bir koşutluk, hatta özdeşlik olduğu açıkça görülmektedir. "Dil, kültürün simgesel düzeydeki anlatımıdır", yada, "Dil, kültürün aynasıdır" denilmektedir. Evrenselciler, insan topluluklarının paylaştığı biyo/psikolojik kalıtımın altını çizerek -- daha çok, tümdengelimci bir yaklaşımla -- yüzeysel farklılıklar gösteren dünya dil/kültür dizgelerinin temeldeki değişmez'lerinden söz ediyorlar.  Dil ve kültür bağlaşıklığı, öteki yüzüyle düşünüldüğünde ise, bu kez görecilerin savunduğu çarpıcı bir tez gündeme geliyor. Buna göre, "Kültür, dilin aynasıdır, yansımasıdır!" Kültür, simgeler dünyamızda yarattığımız bir dünya görüşünün uygulamaya konulması, bir yaşam tarzına dönüştürülmesidir. Göreciler, bu kuramsal çerçeveyi, daha çok, alanda saptanmış verilere dayandırmak, tümevarımcı bir yaklaşımla doğrulamak eğilimi gösteriyorlar. Etnografya çalışmaları, dil/kültür dizgelerinin dünyanın her yöresinde ortak özellikler ve önemli benzerlikler kadar, kapsamlı farklılıklar da gösterdiğini ortaya koymuştur. Benzerlik ve farklılıklar, gerek yapı gerekse içerik düzeyinde kolaylıkla gözlemlenebiliyor. Biyolojik köken birliği yanında, çevre koşullarının zorladığı işlevsel koşutluklardan dolayı, yeryüzünün tüm yörelerine yayılmış kültürler arasında evrensel nitelikli yaşam örüntüleri, ortak toplumsal/psikolojik özellikler gözlemleniyor. Kültür ilişkilerinden kaynaklanan etkiler de bir başka benzeşme boyutu oluşturuyor. Ama, kolaylıkla gözlemlenen bir gerçeklik daha var: Türlü bakımlardan ve türlü derecelerde benzemezlikler gösteren sonsuz sayıda kültür toplulukları, alt-kültür öbekleri, kültür çevreleri, kültür yöreleri, vb, tüm dünyada yanyana, içice, yada dişdişe yaşıyorlar. Kısacası, dünya kültür toplulukları, kimliklerini birbirlerinden farklı olmakla kazanıyorlar.  Eğer insanda evrensel bir boyut aramak için yola çıkarsanız evrenseli bulursunuz. Farklılıkları görmek için yola çıkarsanız farklılıkları görürsünüz. Bunların her ikisi de insanın doğasında vardır, Dünyanın bütün yörelerinde yaşayan insanlar, gerek bireyler gerekse topluluklar olarak hem birbirlerine benziyorlar, hem de birbirlerinden farklıdırlar. Kurmançların KURD(KHUR) olmadığını, Kurmanci'nin de KURDİ(KÜRTÇE) olmadığını söylemiştik. İşte size fotoğrafı
YaÅŸayan bütün insan toplulukları tek ve aynı biyolojik türün (Homo sapiens) üyeleridir. Tarihsel, coÄŸrafi ve kültürel nedenlerle yalıtılmış olmak, toplulukların her yörede farklı genetik özellikleri kümeleÅŸtirmelerine yol açmış, ama ortak gen havuzu yitirilmemiÅŸtir. Göçlerin, savaÅŸların, gönüllü eÅŸleÅŸmelerin, genetik alışveriÅŸ açısından olumlu etkileri olmuÅŸtur. Dolayısıyla, insan toplulukları -- biyoloji ve psikoloji açısından -- heryerde hem birbirlerine benziyor, hem de birbirlerinden farklı. Kültürleri de öyle. Dil, hem bütün insan nüfusları için ortak bir yetenek, hem de kültür topluluklarını birbirinden ayıran farklılaÅŸmış bir uygulamadır. Kültür ise, insanın ekolojik/toplumsal çevreye genel uyarlanma yöntemi olduÄŸu kadar, aynı zamanda topluluktan topluluÄŸa farklılaÅŸma gösteren bir yaÅŸam ve düşünce tarzıdır. İnsanın dil/kültür dizgeleri oluÅŸturma yeteneÄŸi, baÅŸlangıçta, biyolojik evrimin bir armaÄŸanıydı. Öteki türlerdeki güçlü pençelerin, sivri diÅŸlerin, hızlı bacakların yerini, insana ulaÅŸan çizgide, toplumsal/kültürel uyarlanma aldı. Bugün ulaşılan evrede, kültürel dünya, bir yaÅŸam tarzı olarak, dirimsel uyarlanmanın önüne geçmiÅŸtir. Öteki türlerin çevrenin edilgen uyumcuları olduÄŸu bir dünyada, insan çevresini kendi istekleri doÄŸrultusunda etkiliyor, giderek dünyasını kendisi biçimlendiriyor.  Bu yeni ortamda, biliÅŸsel/iletiÅŸsel yetenek ve becerilerin ileri derecede geliÅŸtirilmesi ağırlıklı öncelik taşımıştır. Önce varsayımlar oluÅŸturuyor, planlar kuruyor, sonra bunları uygulamaya koyuyoruz. Çocuklar önce eÄŸitiliyor, kültürleniyor, kültürel etkinliklere katılmalarına daha sonra izin veriliyor. Kültürün deneyim yönü, önce simgesel, temsili düzeyde gözden geçirilip kotarılıyor, sonra bir yaÅŸam tarzına dönüştürülüyor. İlerdeki deneyimler bu yolla peÅŸin bir süzgeçten geçiriliyor, koÅŸullandırılıyor. Burada gördüğümüz, öteki dirimsel türlerdeki bireysel sınama-yanılma yoluyla öğrenmeden çok farklı bir yaÅŸam biçemidir. (Bunu söylerken, insan dışı primatlar ve öteki memeli türlerinde ilkel düzeyde kültürel geçiÅŸlilik gösteren biliÅŸsel/iletiÅŸsel öğrenme örneklerini saklı tutuyoÂrum.)  Bu, deÄŸiÅŸen çevre koÅŸullarına zaman boyutunda genetik havuz düzeyinde yanıt vererek "öğrenme" ÅŸeklindeki bildik biyolojik uyarlanma örneÄŸine göre yepyeni bir yaÅŸam biçemidir. İnsanda genetik uyarlanma durmuÅŸ deÄŸil, ama kültürel uyarlanmanın çok gerisinde kalmış bulunuyor. DoÄŸaldır ki, oluÅŸan sorunlarımız ve bunların çözüm yolu da artık büyük ölçüde kültürel uyarlanmamızda yatıyor.  KonuÅŸma dilinin ayrıcalıklı özelliklerini taşıyan biliÅŸsel/iletiÅŸsel becerilerimiz, kültürel yaÅŸam için temel gerekirlik olan kuramsal etkinlik ve toplumsal etkileÅŸmenin önkoÅŸulu, dayanağı ve aracısı olmak durumundadır. Bu, canlıların evriminde bugüne deÄŸin benzeri görülmemiÅŸ bir uyarlanma -- ve sorumluluk -- serüvenidir.
Â
 Kendi dilimizi ve bununla baÄŸlaşık mantık ve bilgi dizgesini olanaklı tek doÄŸru dizge sanmak, evrenin sonsuzluÄŸunda tek bir güneÅŸ dizgesi bulunduÄŸuna inanmaktan farksızdır  Göreci yaklaşım için bir manifesto sayılabilecek olan Whorf Hipotezi en ödünsüz biçimiyle ÅŸu görüşü savunur: Kültürü, düşünceyi, kiÅŸilerin dünya görüşünü biçimlendiren, koÅŸullandıran, yönetimi ve denetimi altında tutan, DİLİN YAPISIDIR.  Burada "dil" sözcüğüyle, kültürdeki toplam biliÅŸsel/iletiÅŸsel ortamlar anlatılmakta; "yapı" sözcüğünden ise gramer ve kavram örüntüleri anlaşılmaktadır. Buna göre, "gerçekler" dünyasının algılanmasında, kavramların oluÅŸmasında, ve genel olarak bilinç çatımızın çatılmasında, dil bir süzgeç görevi görmektedir. Farklı diller konuÅŸan kiÅŸiler, farklı birer dünyada yaÅŸamaktadırlar. Aynı tez, daha yumuÅŸatılmış biçimiyle, ÅŸu görüşü savunur: Dilin yapısı, belirli algılama kalıplarını ve düşünce yönelimlerini kolaylaÅŸtırır, ötekilerini ise zorlaÅŸtırır. Belirli ÅŸeylerin düşünülmesini, bunlar üstüne konuÅŸulmasını daha olası kılar, ama ötekilerden konuÅŸulmasını olanaksız kılmaz. Dilin yapısı, düşünce va davranışlarda kesin belirleyici olmaktan çok, belirli seçenek ve eÄŸilimleri beraberinde getirir. Görecilik, en geniÅŸ çerçevede, dünya dilleri ve kültürleri arasındaki farklılıkları önplana alarak, bunları dil/kültür dizgelerinin evrensel özelliklerine göre daha önemli bulan, bu önemi vurgulayan ve açıklamaÄŸa çalışan genel bir yaklaşım olarak deÄŸerlendirilebilir. Genelde, deneyimci (ampirik) bir tabana oturmakta; bir ölçüde, her dizgenin kendi içinde yeterli ve tutarlı bir bütünlük oluÅŸturduÄŸu tezine dayanan yapısalcı (structuralist) yaklaşımla uyuÅŸmaktadır.  Düşünce tarihinde göreci yaklaşımların kökleri oldukça gerilere gider. Ondokuzuncu Yüzyılın baÅŸlarında ünlü Alman düşünürü ve devlet adamı Wilhelm von Humboldt (1767-1835) ÅŸu görüşleri savunuyordu: Bir topluluÄŸun dili ile, o toplulukta yaÅŸayanların zihinsel yönelimleri arasında o derece yakın baÄŸlar vardır ki, bunÂlardan birisine iliÅŸkin bilgiler edinirseniz, ötekisine iliÅŸkin saÄŸlıklı yordamlar da gerçekleÅŸtirebilirsiniz. Çünkü dil ve zihinsel etkinlik birlikte oluÅŸur, birlikte yapılanır. Toplumu dilinde görür, dilinde anlarız. Bir topÂlumun dili o toplumun ruhu, ruhu ise dilidir. Bu derece özdeÅŸ olan baÅŸka iki ÅŸey düşünmek gerçekten zordur. (Wilhelm von Humboldts Werke, 1907, 7: 42 -- İngilizce'den çevirdim. Y.İ.)  GörüleceÄŸi gibi burada, dil ve kültür arasında köklü bir özdeÅŸlik bulunduÄŸu tezi savunulmaktadır. Çağımız kültürbilimcilerin alanda gerçekleÅŸtirdiÄŸi gözlemler, bireylerin biliÅŸsel örüntüleri ve toplumlara egemen olan dünya görüşünün, dillerden elde edilecek verilere dayanılarak incelenip deÄŸerlendirilebileceÄŸini doÄŸrulamıştır. Aslında, dil ve kültür arasındaki iliÅŸki/etkileÅŸmeyi kimse yadsımamaktadır. Salt, bu iliÅŸkinin, göreci çizgide savunulduÄŸu gibi, kültürlerin diller tarafından koÅŸullandırılıp yönetildiÄŸi, etkilenmenin tek-yönlü olduÄŸu tezi tartışmaya yol açıyor.  Ünlü antropolog ve dilbilimci Edward Sapir (1884-1939), göreci tezden yana ağırlığını koyarken, konuya iliÅŸkin düşüncelerini en açık-seçik biçimde dile getirmekten kaçınmamıştır: Dil, "toplumsal gerçekleri" öğrenmekte baÅŸvuracağımız rehberdir. Toplumbilimciler, dili temel ilgi alanlarından birisi olarak genellikle düşünmemiÅŸlerdir. Oysa dil, toplumsal süreç ve sorunlara hangi gözle bakacağımızı belirleyen en güçlü etkendir. İnsanlar salt nesnel bir dünyada yaÅŸamıyor. Nede, olaÄŸan anlamda, toplumsal etkinlikler dünyasında... İnsanlar, üyesi oldukları toplumun iletiÅŸim ortamını oluÅŸturan belli bir dilin yönetimi ve denetimi altında yaÅŸamlarını sürdürür. En büyük yanılgı, kiÅŸilerin gerçek dünyaya doÄŸrudan ve arada dil kullanımından doÄŸan etkiler olmaksızın uyarlandığını, dilin salt düşünme yada iletiÅŸim gereklerinin karşılanmasında baÅŸvurulan sıradan bir araç-gereç olduÄŸunu sanmaktır. Kesin olan, "gerçek dünya"nın büyük ölçüde topluluÄŸun bilinç-altı dil alışkanlıkları üstüne kurulu olmasıdır, öte yandan, toplumsal gerçekleri eşçizgide imleyecek ölçüde birbirine benzeyen iki dile yeryüzünün hiçbir yöresinde rastlanılmamıştır. Demek ki, deÄŸiÅŸik toplumların içinde yaÅŸadıkları dünyalar, deÄŸiÅŸik etiketlerin yapıştırıldığı tek dünya deÄŸil, apayrı dünyalardır. ("The Status of Linguistics as a Science", Language, 1929. -- italikler benim. Y.İ.)  GörüleceÄŸi gibi burada dil, kiÅŸi ve çevresi arasında belirli bir algılama ve yorumlama zorunluÄŸunu birlikte getiren bir tür süzgeç olarak düşünülmektedir. Bu süzgeç, belirli olayların ve iliÅŸkilerin görülmesini kolaylaÅŸtırmakta, öteki algılama ve yorum yollarını ise engellemektedir. Zaman boyutunda deÄŸiÅŸmeye en az açık olan yapısal dizgenin, algılama, düşünce ve davranışlarımızı en köklü biçimde koÅŸullayan dil düzeyi olduÄŸu söylenebilir. Sözcük türleri, tekil-çoÄŸul olma, zaman kipleri, etken-edilgen çatı gibi dilbilgisi sınıflarının dünya görüşümüz üstündeki derinlemesine etkisini, Sapir şöyle özetlemiÅŸtir: "Dilin, dünyaya bakışımız üstündeki buyurgan baskısı" ("Conceptual Categories in Primitive Languages", 1931).  Göreci yaklaşımın belki de en ünlü ve baÅŸarılı savunucusu olan Benjamin Lee Whorf'un çeÅŸitli yazılarından derlediÄŸim belirgin kimi görüşlerini burada kendi aÄŸzından özetlemekte yarar var. Ardından, göreci yaklaşımların eleÅŸtirisini örnekleyen kısa bir metni, göreci/evrenselci çatışmasını bir çırpıda özetlemesi bakımından birlikte sunacağım:  "Kendi dilimizi ve bununla baÄŸlaşık mantık ve bilgi dizgesini olanaklı tek doÄŸru dizge sanmak, evrenin sonsuzluÄŸunda tek bir güneÅŸ dizgesi bulunduÄŸuna inanmaktan farksızdır... KiÅŸi, anadilinin örüntülerini, salt iletiÅŸim amacıyla deÄŸil, aynı zamanda DoÄŸa'yı çözgülemekte, olay ve olguların bir bölümünü görmezden gelirken, dikkatini öteki kimi olay ve olgular üstünde yoÄŸunlaÅŸtırmakta, akıl yürütmede, ve genel olarak bilinç dünyasının çatısını çatmakta kullanır... Düşüncenin oluÅŸumu, dilden bağımsız bir süreç deÄŸildir. Düşünce, kullanılan dilin yapısıyla baÄŸlaşıktır... Herbirimiz, çevremizi belirli bir biçimde gören ve yorumlayan bir kültür sözleÅŸmesine tarafız. Bu sözleÅŸme, aynı dili konuÅŸanlar için geçerli olup, bu dilin örüntüleri halinde maddelenmiÅŸtir... ÇaÄŸdaşımız Çinli yada Türk bilim adamlarının da gördüklerini Batılı bir bilim adamı gibi algılamakta oluÅŸu, aynı dünya görüşünü bağımsız kaynaklardan yola çıkarak geliÅŸtirmiÅŸ olmalarından deÄŸil, Batı'nın dünya görüşü ve düşünce dizgelerini benimsemiÅŸ olmalarından kaynaklanıyor." Benjamin Lee Whorf "Kültürel göreciliÄŸin aşırı ucundaki Whorf'çu ve benzeri ve öteki varsayımlarda, düşünme ve akıl yürütme yollarımızın oluÅŸumunda, kullandığımız dilin yapısından ileri gelen bir bağımlılığın (ve farklılığın -- Y.İ.) sözkonusu olduÄŸu savunulmaktadır. Oysa, "karşıt, birlikte, ya/yada, özdeÅŸ, eÅŸdeÄŸer, ardışık" gibi temel kavramlarımızın evrensel geçerliÄŸi olan bir anlam ve mantık düzenine bağımlı olduÄŸu görüşü daha güvenilir bir tezdir. Dillerdeki simgesel dönüşümlerin ardındaki evrensel anlam ve mantık düzeninin ortak tabanını psikolojik süreçlerimiz oluÅŸturur. Ayrıca, dilbilimde ödünsüz bir görecilik anlayışının -- kendi sayıltılarınca da doÄŸrulanacağı gibi -- salt kanıtlanma güçlüğü deÄŸil, bunun yanısıra anlatım olanaksızlığı da taşıyacağını söylemek yanlış olmaz." A.F.C. Wallace  Doç.Dr.Yalçın İZBUL (Bu çalışma 1978-84 Yıllarında Hacettepe Üniversitesi’nde Verilen Kültür Antropolojisi Ders Notlarında DerlenmiÅŸtir) |

Doç.Dr.Yalçın İZBUL/
Genelde şunu söylemek olanaklı: Evrenselciler insan türünü öteki canlı türleri ile karşılaştırarak toplumların ortak özelliklerini; göreciler ise toplumları birbirleri ile karşılaştırarak aradaki farklılıkları vurguluyorlar.
II  - GÖRECİ TEZLER



.jpg)






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.