| Ermenisiz Dersim Yada... |
|
Jarudiyar'ın Notu: Daha önce Hollanda Dersim Vakfın, Sayın Mikail Aslan'ın PETAG adlı "Dersim Ermeni Şarkıları" albümüne yöneltiği eleştirileri yayınlamıştık. Sevgili Mikail Aslan ve Dersim Ermeni tarihine ilişkin araştırmalarıyla
bilinen Sayın Hovsep HAYRENİ'nin cevaben yayımlamamız için bize gönderdikleri makaleyi de veriyoruz. Hovsep HAYRENİ'nin Dersim ve Ermenilerini anlamamıza yardımcı olacak çok detay ve önemli olan bu makalesini iki bölüm halinde vermek isterdik, malesef bizden kaynaklanmıyan sebeplerden dolayı tümünü birden yayımlamak zorunda kaldık, iyi okumalar dileriz.
------------------------------------------------------------------
Hovsep Hayreni/ Ermenisiz Dersim yada Dersimsiz Ermenilik Tasavvuru Üzerine
Dersimnews sitesinde yayınlanan “Müzisyen Mikail Aslan'ın 'Petag'ına Dair” eleştiri yazınızı kendisinin bana aktarması üzerine okudum. Tartıştığınız konuları Ermenice kaynaklardan araştıran biri olarak olumsuz bulduğum yaklaşımınızı eleştirmek, subjektif yargı ve soru işaretlerinize belli açıklıklar getirmek üzere iki satır yazmayı gerekli görüyorum. Mikail Aslan'ın sözkonusu çalışmasına ilk materyalleri sağlamış olmam nedeniyle o parçaların orijini hakkındaki merakınızı da bir nebze giderebilirim. Bu kısa değinme eleştirinize ayrıntılı yanıt vermeyi neden benim üstlendiğimi açıklamaya yeteceğinden direk konuya girmek istiyorum. Öncelikle o kadar ayrıntılı bir eleştirinin kişi adına değil de kurum adına yayınlanmasını sorunlu buluyorum. Hollanda Dersim Vakfı imzasıyla yayınlandığına göre, vakfın üyeleri o yazıdaki görüşleri bire bir paylaşıyorlar mı, dahası orada geçen ayrıntılar hakkında fikir sahibiler mi? Değilse yazarın kendisinin bile vakıf olmadığı bir konuda fikirler ileri sürerken kurumu vebal altına sokma yönünden bir kaygısı olmuş mudur, merak ediyorum. Yazının sonundaki okuyucu yorumlarından birinde “Helal olsun, bu yazıyı kaleme alan arkadaşlara çok çok teşekkür ediyorum...” denilirken, bir diğerinde “Bu yazı Dersim Vakfına mı, yoksa Türk konsolosuna mı ait? Bir Dersimli nasıl bu yazıyı kaleme alabilir?” denilmiş. Yapılan benzetme hoş olmamakla birlikte kurumun bu tür tepkilere muhatap kılınması tam da yukarda belirttiğim sorunla ilgilidir ve üzerinde düşünülmesi gerekir. Yöntem olarak ikinci bir sorun; Mikail Aslan'ın albümüyle ilgili açık eleştiriye geçmeden kendisiyle bir diyalog kurulması, hiç değilse merak konusu bazı şeylerin sorulup öğrenilmesi mümkün iken, bundan imtina edilerek albümün dayanakları ve niyeti üzerine şaibe oluşturacak tarzda eleştiri yürütülmesidir. Bunu da Dersimliler arasındaki ilişkide olması gereken samimiyet açısından düşünmekte yarar var. Eleştirinin kişi olarak muhatabı Mikail olsa da, ruh olarak dokunduğu ve asıl gücendirecek olduğu hiç kuşkusuz albümdeki şarkıların sahibi ve Dersim'in eski yerlisi Ermeni halkıdır. Bilinmeyen yönleriyle Ermenilerin tarihini, bölgedeki izlerini, kültürünü ve komşu halklara etkilerini tanıma duyarlılığı yerine, devletin inkarcılığına çanak tutarcasına o geçmişi hafife alma, minimal ölçülere çekme ve önemsiz gösterme gayreti yazının ana yönelimi olarak dikkat çekici. Albümdeki parçaların Dersimli Ermenilere ait oluşunu sorgulamada bile kendini ele veren ruh 'Ermenilerin Dersim'de ne kadar yeri ve etkinliği olmuş olabilir ki?' küçümsemesidir. Albümün kitapçığında Mikail'in andığı köy isimlerinin Ermenice oluşuna itiraz, özellikle Sevan Nişanyan'ın “Türkiye'de Adı Değiştirilen Yerler Sözlüğü”ne bakılarak yürütüldüğünden hayli ikna edici görünebilir. Ama Nişanyan'ın bir başlangıç olarak gördüğü, mükemmel saymadığı, daha geliştirmek, eksiklerini gidermek, yanlışlarını düzeltmek yada farklı olasılıklara yer vermek üzere internet ortamında bilgi sahiplerinin katkısına açtığı sözlükte her şey bulunamayacağı gibi, mutlak gözüyle bakılan maddelerde yanılgıya düşülmesi de gayet olasıdır. Sonuç olarak albümün kitapçığındaki dört köy ismi üzerinden yürütülen polemikte bununla karşılaşıyoruz.
Tek tek alınarak neredeyse toptan çürütülmeye çalışılan örnek isimlerin kaynak ve anlamlarına gelince, bir tek Hopik hakkındaki itirazda haklılık payı görüyorum. Yani “hop” veya “hope” Kürtçe ve Zazacada havuz olup “-ik” veya “-ige” son ekiyle de havuzcuk anlamını veriyorsa sorun yok. Aynı isim yalnız Hozat'ta değil, Dersim'in bir çok mıntıkasında geçiyor. Ben Ovacık'taki Hopik'le ilgili olarak Kevork Halacyan'ın kitabında şu dipnota rastlamıştım: “Köyün ismi muhtemelen “hop” (suyu tutma ve dağıtmaya yarayan bent) sözcüğünden gelmedir. Gerçekten de köyde böylesi bentler mevcuttu”. (K. Halacyan, Dersim Ermenileri Etnografyası, s. 45). Bu belirleme hop sözcüğünün Kürtçe ve Zazacadakine benzer bir anlamla Ermenicede de kullanıldığını gösterir. Kökenini anlamak için Ermenice etimolojik sözlüğe baktım, orada bulamadım. Bu hop'un köken olarak Ermenice olmadığı gibi yaygın bilinen bir kelime de olmadığına işarettir. Fakat Halacyan'ın yorumu hiç değilse bölge Ermenilerinin kırsal ağzında bunun bir yeri olacağını gösterdiğinden Dersim ve çevresiyle ilgili kitapların yerel Ermenice sözlüklerine göz attım. Agın (Eğin) Ermenileriyle ilgili kitapta “hop: toprağa kazılan küçük çukur” olarak veriliyor. Yine yaklaşık bir anlam sözkonusu. Ermenice küçültme eki de “-ig” olup, telafuzda “ik” gibi duyulur. Sonuç olarak Hopig veya Hopik'i Ermenice yorumlamak da mümkün, ama köken olarak Zazaca, Kürtçe ve eski İran dillerine dayandırmak doğru olabilir. Sorpiyan isminin Ermenice oluşuna itiraz ise hepten geçersiz. Çünkü ismin orijinali Ermenice “Surp Ohan” (Aziz Ohan) olup yüzyılların bozulmasıyla bu hale gelmiştir. Aynı Surp Ohan'ın Erzincan köyleri arasında “Surbehan”, başka yerde “Sırbaan” biçimlerine büründüğünü de belirtmekte yarar var. Yine de albümde anılan Hozat'a bağlı Sorpiyan'ın kaynağı farklı olabilir denilecekse kanıt olarak 1530 tarihli Çemişkezek Livası'na dair Osmanlı haritasını gösterebilirim. Orada tam sözünü ettiğimiz Sorpiyan'ın bulunduğu noktada (Hozat'tan güneye İncığa'nın batısında) “Sürbehan” yazıyor. Bu tabi ki bildiğimiz Surp Ohan'dan başkası değil. Yine şüphe edilecekse bu ismin köydeki kiliseden geldiğini tanıtlayan şu tarihi notun okunması gerekir: “İngiliz gezgin-araştırmacı G. Taylor 1866 yılında Dersim’i gezerken Surpiyan’a da uğrar. Köyün önde geleni ve aşiret reisi Süleyman Ağa onu arkadaşlarıyla beraber misafir eder, yedirip içirir. Sonra birlikte Surp Ehan kilisesini ziyaret ederler. Taylor gezi notlarında bu kilisenin yapısının Segedik Kilisesi’ne benzer olduğunu yazar... Surp Ehan Kilisesi 1915’lerde bölgeye sığınan Ermenilerin tanıklığına göre yıkıntı halindeymiş. Fakat bu yıkıntı yine aynı ismiyle hem Ermenilerin hem de Kürtlerin inandığı, adak yaptığı, mum yaktığı bir ziyaret yerine dönüşmüş.” (H. Kasparyan, Çemişgezek ve Köyleri, s. 53-54). Kanıtlar o kadar çok ki, en son olarak “Yenidoğdu”ya çevrilmesinden önce köye verilen Türkçe isim de “Kilise” imiş. Sorpiyan ismi Hozat'tan başka bugünkü Tunceli merkez ilçenin Pertek'e yakın sınırında da mevcut (yeni ismi “Yolkonak”). Nişanyan'ın sözlüğünde Zazaca “kızılbabalar” yorumu bunun için yapılmış. Ama farketmiyor, bu köyün de geçmişi Ermeni. Orijinalinden çok uzaklaşan bir isim olduğu için Nişanyan Ermenice birşeye benzetememiş, farklı dillerde katkı sağlayanlardan biri de Zazaca o yorumu yapmıştır. Bu da kendi başına gösteriyor ki eski isimlerin kaynağına dair yardımcı veriler olmadıkça basit fonetik çağrışımlardan hareketle yorum yapmak çok problemlidir. Benzer şekilde ismi Ermenice “-tsor” (dere, vadi) ile biten yığınla köy, “ts” sesi olmayan Kürtçede “-sor” telafuz edilip kırmızı diye yorumlanıyor. Tersinden örnek getirmek de mümkün, ama Ermeniler aşamalı olarak dağılıp en sonu soykırımla yok edilirken yerlerini alanların o isimleri kendi dillerine adapte etmelerinden dolayı yaygın olan gerçeklik Ermenice aleyhinedir. Ele alınan diğer isimlerin ikisi de artık köy statüsünde olmadıkları için Sevanyan'ın sözlüğünde geçmiyor, ama bu var olmadıkları anlamına gelmez. Axweşi, ki Hozat merkezinin hemen batısına düşer, Ermenice haritada “Ağvis” olarak kayıtlıdır ve tilki anlamındaki “ağves”ten ileri geldiği düşünülebilir. Norşin ise Hozat'tan güney-batıya biraz önce bahsi geçen Sorpiyan ile Segedig'in arasına düşer ve ismi başka yerlerde olduğu gibi Ermenice “yeni yapı, yeni yerleşim” anlamına gelir.
Yazıda “Ayrıca köy isimleri yalnız başlarına bir bölgenin hangi dile ya da millete ait olduğunu tek yeterli olur mu? Köylerin yaylaları, dereleri, tepeleri, dağları, ziyaretleri v.s lerinde adları vardır. Bunlardan da en az bir kaç tanesinin adları da köyün adıyla aynı dilde olması gerekmez mi?” diye soruluyor. Çok doğru, ama neden bunların olmadığı varsayılıyor ki? Osmanlı idaresi altında haritalar yazılırken coğrafi isimlerin bir kısmı Türkçeye dönüştürülmüş olmakla birlikte yine pek çok dağ, tepe, akarsu, vadi vs. halkın dilinde eski isimleriyle yaşayabilmiş ve bunların da hatırı sayılır bir bölümünün Ermenice olduğu anlaşılır haldedir. Türkçe kaynaklarda farklı okunan isimlerin Ermenice kaynaklarda eski alternatifleri vardır. Örneğin “Kutu Deresi”nin adı Ermenice harita ve kitaplarda “Xutats Tsor”dur . (Xutlar deresi anlamını verir, ki eski bir kavmin isminden kalmış olabilir). Munzur'un ismi Mıntsur olarak geçer ve orijini “Mendz-Tsor” (büyük vadi) diye yorumlanır. Harçik ile Marçik'in orijinlerini Hayr-çırig (Baba-su) ve Mayr-çırig (Ana-su) olarak tasavvur etmek hiç de zorlama olmaz. Sülbüs diye bilinen yüce dağın orijinal ismi Ermenice “Surp Luys” (kutsal ışık)'dır mesela... Pek çok isim bozularak geldiğinden tanınması güç olsa da sonu “çur”, “tsor”, “hovit” olanlar çay, dere ve vadileri, “ler”, “sar”, “plur”, “kar” olanlar dağ, tepe ve taşları ifade eder. “Taşt”, “Taştag” ova ve düzlükleri, “gaban” geçitleri, “akarag” (bozulmuş haliyle “ekrek” yada “kirek”) çiftlikleri, “agın”, “ağpür” pınar ve çeşmeleri, “şen”, “avan”, “aric”, “ga” gibi son ekler irili ufaklı yerleşimleri ifade eden Ermenice sözcük ve takılardır. Yine çok rastlanan “vank” manastır, “dun” ev, “kom” ağıl, “tağ” mahalle, “keğ” köy, “gerd” yada “girt” kent, “pert” kale, “çermug” kaplıca, “pağnik” hamam, “hoğ” toprak, “mark” çayır, “ard” tarla olarak pek çok isim içinde rastlanan Ermenice sözcüklerdir. Keza bitki örtüsü ve mevye ağaçlarıyla anılan “Vartenik” (gülistan, güllük), “Xıntsori” (elmalı), “Dantsi” (armutlu), “Sergevili” (ayvalı), “Pardi” (kavak), “Urek” yada “Uri” (söğüt), “Marxi” yada “Merxo” (ardıç), “Gağnud” (meşelik), “Nışvud” (bademlik), “Inguzud” (cevizlik), “Tıtenik” (dutluk), “Moreni” (böğürtlen), “Harsi” (gelincik, yaban haşhaşı), “Dzağgi” (çiçekli) gibi yığınla Ermenice isme bölgenin her köşesinde rastlanır. Bu kadarı bir fikir vermek için yeterlidir sanırım. Yazıda “Ermenilerin bu köyde yaşamış olması bu ismi Ermenice kılmaya yeter mi?.. Anlamını bilmediğimiz bir yer adını veya bir kelimeyi hemen Ermenice ilan etmek kolaycılık değil mi?” gibi sorularla adeta “bilinemezlik”ten medet umuluyor. Bir kısım eski isimlerin kaynağı ve anlamı o kadar belirsizdir ki, yorumlamaya çalışmak zorlama olur. Ama yukarda saydığım sözcükler gibi ismin bozulmuş halleri içinde bile anlaşılır olanlar vardır ki, onları da “meçhul” saymak bölgenin eski kültür katmanlarını görme zahmetinden kaçınma anlamında bir başka kolaycılığı ifade eder. Bölgede gezinti yapmış bir İngiliz subayının notlarından cımbızlama bir iki alıntı yapılan yazı şöyle devam ediyor:
-Dersim’de ki her kilise Ermeni kilisesi değildir. -Ermenilerden başka; Hıristiyan olan topluluklar da Dersim’de yaşadı. -Kırmancki olmayan her yer ismi Ermenice değildir. -1911 de Dersim’de ki Ermeni nϋfusu oldukça azdır. O dönemde faal olan ve hala adıyla anılan Dersim’in tek kilisesi olan Surp Garabet kilisesinin cemaati sadece 4 kişidir...” Ciddi bir analiz gibi sunulan bu cümleler, kaynak olarak gösterilen L. Molyenux-Seel'in gezi notları bütünlüklü okununca kendiliğinden çürür. Bir kere sözü edilen Surp Garabet'ten o dönem “faal olan tek Ermeni kilisesi” olarak değil, “Dersim’in kalbinde gömülü olan, Halvori Vank da denilen, geride kalan tek Ermeni manastırı” olarak söz ediliyor. Aradaki farkın anlaşılması için belirtmek isterim ki, vank (yani manastır); içinde en az bir kilisesi olan, ama onun yanında din adamlarının yetiştirildiği okul, el yazması eserlerin üretildiği yazımevi, ruhani ve öğrencilerin kaldığı ikamet yerleri vs. de bulunan surlarla çevrili büyük bir kompleksi ifade eder. Dersim içlerindeki bazı manastırların geçmişte 100'den fazla ruhani ve öğrenci barındırdıklarına tanıklık eden Ermenice el yazması hatıra notları mevcuttur. Yüzbaşı Seel'in gözlemi Dersim içlerinde manastır olarak çoklarının yıkımından sonra Surp Garabed'in tekliğini ifade ediyor. Dersim'i daha geniş sınırlarıyla düşünürsek eğer, Kemah'tan Tercan'a, Xarpert'ten Çarsancak'a, Palu ve Kıği'ye kadar çok yerde 1915 öncesi faal olan onlarca manastırın varlığını da belirtmek gerekir. Kiliselere gelince, sırf bugünkü “Tunceli” il sınırları içinde bile o dönem 100 kadar faal Ermeni kilisesi olduğu belgelerle sabittir. Bunların çoğu elbette Ermeni nüfusun daha önemli bir yekün oluşturduğu Çemişgezek, Pertek, Hozat, Mazgirt ve Peri gibi güneylerdeki düşük rakımlı yörelere aittir. Ama daha kuzeylerde ve İç Dersim denilen yüksek dağlık kesimlerde de köylerin büyük çoğunluğunun kilise yıkıntılarıyla dolu olduğu sır değil. Tabloya böyle bütünlüklü ve yakın geçmişi de kapsayacak şekilde baktığınız zaman o kültürel mirasın hiç de küçümsenecek bir şey olmadığı kolayca anlaşılır. Yüzbaşı Seel'in notları sınırlı bir gezinin eksik bilgileriyle yazılmış ve o günkü Ermeni varlığını olduğundan daha az yansıtmış olmasına rağmen, yukarıdaki küçümsemeye hiç de imkan sağlamayan şu tespitleri içeriyor: “Türkler, 1874-75’de, Dersim’e bir askeri sefer heyeti gönderdi. (...) Mazgird, Ovacık, Kızıl Kilise ve Çemişgezek’te hükümet idareleri kuruldu. Bu yerlerde, Türkler kışlalar ve Hükümet binaları inşa etti, bu amaca yönelik olarak da, o dönem çok sayıda olan ama yarı harap halde bulunan Ermeni kiliselerinin taşlarından faydalandılar”. “350 hanelik küçük bir kasaba (olan Mazgird'de...) halkın üçte ikisi Ermenidir. Mazgird’in geçmişte, vadiden aşağıya, Muzur Suyuna doğru ciddi bir uzaklığa kadar genişleyen, çok daha büyük bir kasaba olduğuna dair kanıtlar vardır. Bir Ermeni mezarının üzerindeki bir mezar taşı: “Ben 9000 Ermeninin terzisiyim.” yazısını taşır. Terzinin hesabındaki müşterilerinin sayısını kesin rakam olarak kabullenmeden de, onun zamanında Ermeni halkının sayısının oldukça fazla olduğunu çıkarabiliriz”. “Pak köyü eski kurulmuş müdürlüklerden biridir (...) Pülümür Suyuna tepeden bakan bir uçurumun kenarında durmaktadır (...) Bu köyün yerlilerinden biri bana, vadide bir çok Ermeni kilisesinin kalıntıları olduğunu, ancak Ermeniler yörenin iç kesimlerinden sürüldükleri için, hiç birinin nehrin batısına adım atmaya cesaret edemediğini söyledi”. “Kızıl Kilise’de bir Kaymakam’ın ikametgâhı ve yarım taburluk bir garnizon vardır (...) birliklere ekmek götürme işiyle yükümlü bir Ermeni, kendisine şimdi uzun yıllardır rahmetlik olan seksenlerinde birinin aktardığına dayanarak, altmış beş yıl önce, baştan başa Dersim’de, bütün köylerde Ermenilerin olduğunu ve kiliselerin sayısının, dört tane manastırı da ekleyince 136’yı bulduğunu ifade etti”. (Belirtilen süre pek gerçekçi değildir belki, Ermenilerin o kadar yoğun yaşadıkları dönem daha gerilerde kalmış olabilir, ama en azından Osmanlı hakimiyetinin başlarında öyle bir realitenin halen canlı olduğunu başka belgelerden anlıyoruz-BN). “Surp Garabet Vank'ın (...) 1000 sene önce inşa edilmiş olduğu söylenir. Kilisenin içinde, üzerindeki yazıtta 890 tarihini taşıyan oyma abanoz bir kapı bulunur, fakat atalarından aktarıla gelen sözel geleneklerine göre buraya kilise inşa edildikten çok sonra konulmuştur. Bu tarih, Ermenistan’ın Hıristiyanlığı kabul ettiği tarihten itibaren hesaplanan, Ermeni Kilise çağına göre olmalıdır”. (Sözü edilen eski Ermeni takvimi Hıristiyanlığın kabul yılından değil, miladi 522'den başlar. Yani o kapının tarihi, aradaki farkın eklenmesiyle 890+521= Miladi 1411 olur-BN). “Dersim’de uzun zamandan beri Ermeni ırkının yaşadığı gerçeği tamamıyla doğrulanmıştır. Surp Garabet manastırı, üzerinde tarihli yazıtıyla Ermenilerin, en azından Osmanlı hanedanının başlangıcından beri mevcut olduklarını kanıtlar ve manastırın Dersim’in tam kalbindeki yeri, zamanında hakim olmamış olan bir halk tarafından şeçilmiş olabilecek bir yer değildir. Bölgenin her tarafında, köylerin büyük çoğunluğu, bazıları bozulmuş ama kolayca tanınabilen, eski Ermeni adları taşırlar.” Şimdi bu kadar çarpıcı ifade üzerine yukardaki “analiz”i tekrar okuyunca yapılanın küçümsemeden öte inkarcılık olduğunu söylemek haksız mı olur? Yararlanılan kaynağın bölgedeki köklü Ermeni varlığına ilişkin tespitlerini bir yana itip, yalnız son dönemdeki nüfusunun azlığına ilişkin birkaç ifadesini okuyucuya sunan arkadaşlar bununla bayağı bir belge istismarı yaptıklarının farkında olmamış sayılamazlar. Bu istismar üzerinden vardıkları “sonuçlar” ise yalnızca niyetlerini ele veren değil, konunun cahili olduklarını da gösteren bir karikatür sergisi gibidir.
Evet “Dersim'deki her kilise Ermeni kilisesi değildir” ve ayrıca “Ermenilerden başka; Hıristiyan olan topluluklar da Dersim’de yaşamıştır”. Bir bakıma “itiraz edilemeyecek” cümleler kurulmuş. Ama sonuç diye bunları söylemek bulanıklık temelinde kafa karıştırmaktan başka bir anlam ifade etmez. Zira ne kadar olduğu belirtilmeyen diğer Hristiyanların nüfusu ve kiliselerinin sayısı Ermeni nüfus ve kiliseleri yanında % 2-3 gibi çok küçük bir oran teşkil eder. İngiliz Yüzbaşı'nın belirttiği Çemişkezek çevresinde (ayrıca Egin ve Kemah civarında) Hay-Horom denilen Ermenileşmiş Rumların yaşadığı birkaç köy ve onların Ortodoks inancına bağlı bir kaç kilise var olmuştur. Bundan başka Dersim'in güney hatlarında bir kaç Süryanı kilisesi de tespit edilebilir. Daha fazlasını gösteren bir veri yok. Bunu diğerlerini küçümsemek için değil, muğlak bir şeye dönüştürülmek istenen Ermeni varlığının gerçek boyutunu somutlamak için belirtiyorum. Yüzbaşı Seel'in Çemişgezek'te Ermenilerin yaşadığı köyleri “birkaç tane” diye anması ise gerçeklikle hiç bağdaşmıyor. Çünkü Ermenice kaynaklar oldukça ayrıntılı, hatta yaşayan ailelerin isimlerine kadar somut bilgilerle Çemişgezek'in en az 30 köyünde 1915'e kadar mevcut olan Ermeni nüfusunu, kilise ve okullarını tasvir ediyor. Benzer şekilde eski Çarsancak yöresi (Peri, Mazgirt, Pertek, kısmen de bugünkü Hozat ve merkez ilçelerine uzanan alan) dahilindeki yaklaşık 70 köyün Ermeni nüfusu ve sosyal-kültürel yaşamı hakkında istatistik bilgiler yer alıyor. Ovacık, Mameki, Kızıl Kilise, Pülümür dağlık çevrelerinde Mirakyan aşiretinin zayıflayıp güneylere doğru dağıldığı 19. yüzyıl sonlarında Ermeni nüfusundan pek sözedilmiyor olsa da, Kızılbaş-Kırmanc halkı içinde kökenleri Ermenilerle en çok karışmış görülenler bu çevrelerin aşiretleridir. Daha geniş bakarsak Kıği ve Karakoçan'ı içeren Dersim 'in doğu hattında, Eğin'den Tercan'a kuzey sınırlarında, Arapgir'den Palu'ya güney sınırlarında Ermeni yerleşim ve nüfusunun 1915 öncesi yoğunluğu da sır değil. Dolayısıyla “1911'de Dersim’deki Ermeni nϋfusun oldukça az” olduğu belirlemesi, biraz bilgisizlik, biraz da öyle görme eğiliminden kaynaklı subjektif bir yargıdır. Devamında yapılan şu tespite ise diyecek söz bulamıyorum: “Bu bilgiler ve sonuçlar da gösteriyor ki Dersim’deki Ermeni göçϋ 1915 soykırımıyla açıklanamaz. Dersim'deki göç daha eskilere dayanıyor. Bu göçϋn temeli ekonomik olup yönϋ de Amerika’dır...” Bravo, çok iyi “aydınlatmış” oldunuz. “Dersim'de 1915'lere kadar gelen bir Ermeni nüfusu yoktu, azıcık var olanlar da zaten Amerika'ya göçmüştü...” demek. Hay siz aklınızla bin yaşayın emi! Zırvalığın böylesini Türk Tarih Kurumu'nun eski başkanı Yusuf Halaçoğlu bile akıl edemezdi. Bayağı araştırmaya dayalı bir tezmiş gibi de ciddi ciddi söyleniyor. Yahu Amerika'ya toplu bir göç sözkonusu değil. Tarihi öyle eskilere de uzanmıyor. 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren gurbetçi olarak çalışıp ailelerini geçindirmek için tek tek kişilerin gitmeleri sözkonusu. Gidenlerin toplam sayısı bölgedeki Ermeni nüfusunun çok çok % 5'i, haydi biraz da abartmayla % 10'u olsun diyelim. Bununla ne açıklanacak? Soykırım zamanı bu oranda insan dışarda bulunduğu için imhadan kurtulmuştur, ya gerideki % 90 ?.. Neyse ben burada uzatmayım. Bakın yazınıza cevabında ek olarak Mikail Aslan kendi büyüklerinden dinlediği Kayışoğlu yarması kırımını örnek veriyor. Çemişgezek ve Çarsancak Ermenilerinin yaşadıklarını da benim derlediğim “Ermeni Kırımları ve Dersim” başlıklı yazıda okuyabilirsiniz. Bu yazı yıllardan beri internet sitelerinde mevcut. Daha geniş Dersim sınırlarını kapsayan bilgileri de son zamanlar temin ettiğim Ermenice kaynaklardan derlemeye devam ediyorum. Kitap olarak yayınlanınca hem en son Ermeni varlığının ne kadar olduğunu, hem de nasıl yok edildiğini ayrıntılı görebilirsiniz. Daha eski göçler tabii ki var. Osmanlı hakimiyeti altında, özellikle Celali isyanlarının yaşandığı dönem çatışma ortamından, her iki taraflı hedeflenme ve talan saldırılarından çok mağdur olan çevre Ermenileri yoğun şekilde batıya göçerken, yerinde kalanlardan Türk-Müslüman ve Kürt-Alevi kimliğine dönüşenlerin de çok olduğu tahmin ediliyor. 1915 öncesi Trakya'da yaşayan Ermenilerin büyük bölümünün 1600'lerin başında bu saldırılar nedeniyle Erzincan-Kemah köylerinden oraya göç ettikleri somut kayıtlarla biliniyor. Cimin (Üzümlü) bölgesi Türklerinin o dönem Ermenilikten döndüklerina dair çok kuvvetli belirtiler var. Dersim içlerinde ise o dönem yoğun olan Ermenilerin bir tür korunma güdüsüyle önemli oranda Aleviliğe geçiş yaptıklarına ilişkin belli rivayetler var. Daha sonra 1700'lerin sonuna doğru Barasor Talanı diye anılan saldırılar sonucu Egin-Çemişgezek yörelerinden yoğun bir göçün de İstanbul-Adapazarı istikametine yaşandığı anlatılıyor. Yine bu taraflardaki Türklerin bir kısmı da Ermenilikten dönme sanılıyor. Bunlardan başka ve bölgenin değişik köşelerini etkileyen olaylar ve Ermeni halkı için gittikçe ağırlaşan koşullar sonucu irili ufaklı pek çok göçler olmuştur. Sonradan gelen bazı aşiretlerin de Dersim'de artık zayıflayan Ermeni köylüleri taciz ve topraklarını gasp ederek göçe zorladıklarına dair anlatımlar var. Silahlı güçleri ve direnişçi geleneklerine rağmen Mirakyan Ermeni aşireti de bir yerde ata topraklarını terketmeye mahkum olur. Daha somut bilinen 19. yüzyıl zarfında Çarsancak, Palu, Kıği ve Erzincan Ermenileri yerel otorite imtiyazlarına sahip Kürt feodal beylerin sınırsız baskı, suistimal ve toprak gasplarından, merkezi devletin reformlara ayak direyen katı politikası ve 1895 gibi kırım-talan tertiplerinden yılarak önemli bir dağılma yaşamış, dahası 1915'ten önce bu saldırılara da hayli kurban vermiştir. O son zamanların politik atmosferi, Dersim çevrelerindeki Ermeni halkının durumu ve ayrıca nüfus verileri geçen yıl Arsen Yarman'ın yayınladığı iki ciltlik Palu-Harput 1878 isimli kitapta ayrıntılarıyla okunabilir. Velhasıl, daha eski göçler ve kimlik değişimleri azımsanmayacak boyutlarda olmasına rağmen, gene de Dersim ve dolaysız çevresinde yaşayan önemli bir Ermeni nüfus vardı. Bu nüfus her yerdeki gibi “tehcir” kılıfına büründürülen bir dizi kanlı operasyonla kırılarak sürüldü. Dersim'in Kırmanc aşiretleri o dönem çoklukla Osmanlı-Rus güçleri arasında tarafsız bir pozisyon almış, kuzeyde ve doğuda bazıları devlete milis olarak yedeklenmiş, erkek nüfusu askere alma ve tutuklamalarla erkenden tasfiye edilen Ermenilerin Kıği-Xups köyü gibi bir kaç yer dışında direnişi olamamış, iç Dersim'deki Kırmanc aşiretlerin de sürgünleri önlemeye yönelik aktif bir çabası olmayıp ancak çevrelerden kaçarak iç bölgelere sığınan Ermenileri aralarında saklama ve daha sonra Rus denetimine giren Erzincan'a geçişlerine aracılık etme gibi olumlu rolleri olmuştur. Bunun onuru ise sizin yazınızdaki gibi inkarcı yaklaşımlarla savunulacak bir şey değildir. Size göre zaten bu çevrede soykırım da yapılmamış sayılır. Yazının genel karakterinde Dersim'i Ermenilikle ilişkilendirmeye karşı bir allerji olduğu açıktır. Eğer ki birileri çok mesnetsiz ve abartılı olarak size ait birşeyi sahiplenmeye çalışıyorsa ona tepki göstermeniz anlaşılır. Ama burada öyle bir durum yok. Sözü edilen halk bu toprakların kadim yerlisi olarak son yüzyıla kadar azalarak da olsa varolagelmiş, bin yıllardan beri buralara isimlerini vermiş, eserler bırakmıştır. Öyle ki Ermenilerin tarihi bilinmeden Dersim tarihi yazılamaz. Ermenisiz Dersim gibi, Dersimsiz bir Ermenilik de açıklanamaz. Dersim aynı zamanda bugün varolmaya devam eden Kızılbaş Zaza ve Kürtlerin de yurdudur. Onların da buralarda eski kökleri vardır. Sorun kimin daha eski olduğu da değil, yalnız mülti-kültürel bir alanda iç içe yaşamış ve inkar edilemeyecek olan unsurların geçmişten konuşurken birbirinin varlığına saygılı olmasıdır. Türk şovenizminin Ermenilik kavramı etrafında yarattığı dünyada eşine az rastlanır fobi, yaptığı muazzam aşağılama, ürettiği nefret, aslında onları yoketmiş olmanın ve borçlu bulunmanın getirdiği suçluluk psikolojisinden gelen, fakat adeta nerden kaynaklandığı muamma gibi gözüken o akıl almaz ehvamlı atmosfer, belli ki Ermenilikle ilişkili görünme konusunda bir tedirginlik besliyor. Sosyo-psikolojik ciddi bir incelemeyi gerektiren bu durum, şovenist etkilere karşı daha bilinçli ve dirençli olması beklenen Dersimli aydınlar arasında bile etkisini gösteriyor. Yazıdaki ruhu biraz bununla ilgili düşünüyor ve anlamaya çalışıyorum. Ama bunun rolü önemliyse eğer onu da hoş göremiyorum. Körüklenen Armeno-fobi'nin haksızlık ve mesnetsizliği karşısında Ermeni halkının inkar edilemeyecek erdem ve değerlerini savunarak onunla dayanışma duyarlılığı göstermek yerine, “aman o lanetli Ermeni damgası bize bulaşmasın” duygusuyla hareket etmek, o çirkinliğe prim vermek demektir. Bundan başka yazının ruhu Dersimlilik adına zaman zaman çeşitli forumlarda dile getirilen “herkes bizi birşeylere benzetmeye çalışıyor” mealindeki serzenişleri çağrıştırmakta. Bu tepkinin doğal karşılanacak bir karakteri olsa da, ezelden beri hiç bir soyla karışmadan gelmiş saf ve homojen bir etnik-kültürel grup duygusunu içerdiği ölçüde yanlış ve sakıncalı olduğunu belirtmekte yarar var. Kendini şu veya bu isimle tanımlarken o kimliğin tarihsel şekillenmesindeki bileşenlerin tahmin edilemeyecek kadar çeşitli olduğunu akılda tutmak, ayrıca yakın süreçlerde yaşanmış olması muhtemel dönüşüm veya karışımlardan yana rahatsızlık duymamak gerek. Kimlik tanımlaması bir coğrafyanın adıyla yapıldığında ise o coğrafyayı paylaşan farklı grupların yadsınması hiç hoş değildir. Buradan geliyoruz tekrar aynı noktaya. Yani Dersimlilik adına konuşulurken bunun geçmişinin ne kadar heterojen olduğu inkaredilmemeli. Sorun biraz da o geçmişin ne kadar bilindiği, özellikle küçümseme eğilimi gösterilen Ermeni varlığı açısından ne derece bilgiye dayalı konuşulduğuyla ilgilidir. Bu nedenle dikkat çekme ve araştırmayı teşvik anlamında çok kısa satır başlarıyla bazı değinmeler yapmakta yarar görüyorum: Tarihte Ermeni halkı ve kimliğinin ilk oluşum süreci incelendiği zaman onu meydana getiren iki-üç ana damar görülür. Bunların birincisi M.Ö. 15-13. yüzyıllar arası Hitit yazıtlarında sözü edilen Hayasa-Azzi kavimler birliğidir, ki o politik örgütlenmenin merkezi alanı Erzincan-Kemah yöresi olup kuzeyden Dersim'e yaslanır. Yani bu alan henüz oluşum aşamasında Ermeni kimliğinin ilk önemli beşiği sayılır. İkinci damar olarak M.Ö. 10. yüzyıl civarında batıdan akın eden Trako-Frik kökenli göçmen kavimlerin Arme-Şupria adıyla oluşturdukları birlik de güneyden Dersim'e dayanır. Bu iki ana damarın birbiriyle buluşması ve önce Nairi sonra Urartu konfederasyonu içinde doğudaki başka kavimlerle de etkileşim içinde kaynaşmaları yoluyla şekillenen Ermeni dili ve kimliği M.Ö. 7. yüzyıl sonlarında ilk Ermeni devlet örgütlenmesine imkan yaratır. O devirden başlayarak kah bağımsız kah otonom krallık ve prenslikleriyle Fırat'ın batısından Kafkaslar'ın Kur nehrine uzanan dağlık coğrafyada daralıp genişleyen sınırlarıyla bir Ermenistan gerçeği var olup, dönem dönem ona hükmeden daha güçlü devletler tarafından da kendi ismiyle tanınmıştır. Zaman içinde hanedanlık evlerine katılan Partlar başta olmak üzere İrani soyların da Ermeni kimlik şekillenmesine önemli etkileri olmuştur. Dersimli Kırmanc (Zaza) halkının eski kökleri de bu İrani kavimlerle ilişkilidir. Daha eski damarları Hurri-Mitani'den, Medler'den gelebilir. Kimbilir belki Ermenilerin ilk ataları Hayasa'larla birlikte anılan Azzi isimli kavim de günümüze Zaza olarak ulaşanların erken kaynağı olabilir. En sonu Hazar Denizi güneyindeki Deylem'den bu tarafa göçenlerle tamamlanan bir süreç çeşitli hipotezlerle yorumlanmaya açıktır. Uzak ve yakın geçmiş boyunca bölgedeki Ermeniler ile Kırmanclar arasında çeşitli soy karışımlarının yaşandığı ise yadsınamaz bir olgu sayılır. Tarihsel veriler bunların hangi devirlerde nasıl ve ne yönlü gerçekleştiğini kanıtlamaya yetmez belki, ama belli kanaatlere imkan verebilir. Amacım bu konu etrafında spekülasyon yapmak değil, sadece bu coğrafyada tarihleri kesişen iki halkın kökleri arasında ilişki, soyları arasında karışım, kültürleri arasında güçlü etkileşim ve benzerliklerin de doğal olduğunun altını çizmektir. Eski Ermeni mitolojisi ve pagan inancının Anahid, Aramazt, Mihır, Nane, Vahakn gibi önemli panteonları Kemah-Erzincan-Tercan hattında konumlanmış ve bu gelenekle yoğrulan Dersim'de suların tanrısı Anahid kültüne duyulan saygı son zamanlara kadar gelmiştir. Hristiyanlığın hakim olmasından sonra ona direnç ve alternatif akım olarak 6-10. yüzyıllar arası yine bu bölgeden başlayarak Avrupa'ya kadar yayılan Pavlikyan ve Tondrakyan isimli doğaya dönük ve özgürlükçü inanç hareketleri geriye büyük izler bırakmıştır. Ermenilerin Hristiyan gelenekleri eski inanç sisteminden pek çok şeyi yeni dine adapte ederek sürdürdüğü gibi, bölgede Kırmanc halkının Kızılbaş/Alevi yada kendi dilindeki tanımlamasıyla Raa Haq inancı da bu eski kültürel katmanlardan izler taşır. Onun başka bölgelerdeki Alevilikten daha farklı ve özgün bir şey olmasında bu bağlantıların belli bir rolü olmalıdır.
Eleştiriyi yapan “Kitapçıkta peşin hϋkϋmlerle hareket ediliyor ve bilinmeyen kelimeler gibi Xızır da Ermenilikle ilişkilendiriliyor” diye o bilindik allerjiyle tepki gösterdikten sonra, Xızır'ın ne kadar “Ermenilikle alakasız” olduğuna dair referans olarak araştırmacı Gürdal Aksoy'un konuyla ilgili bir makalesini ve “Dersim Alevi Kϋrt Mitolojisi, Raa Haq’da Dinsel Figϋrler” kitabını gösteriyor. Gürdal Aksoy çalışmalarında izini sürdüğü tarihsel-kültürel figür ve isimlerin kaynağını araştırırken yabancı dilbilimcilerin eserleri yardımıyla tespit edebildiği Ermenice kökleri de çekincesiz ortaya koyan ciddi bir araştırmacıdır. Onun Ermeni dinsel gelenekleri ile genel olarak Raa Haq ve özel olarak Xızır figürü arasındaki ilişkiye öyle kuru bir itirazı yok. O bir kere makalesinin başlığında okunacağı üzere Roce Xızıri (Hızır Orucu)'nu “Bir Mithraist Kalıntı” olarak tanımlıyor. Mithra (Ermenice versiyonuyla Mihır) ışık ve ateş tanrısı olarak Ermenilerin sonraki Hristiyan gelenekleri içinde hem Dırındez (Diarn-Intaraç) kutlamalarına, hem de Surp Sarkis figürüne kaynaklık etmiştir. Aksoy'un analizleri gösteriyor ki Raa Haq'daki Duzgı ve Xızır'ın da geçmişi aynı mitolojik tanrıya dayanır. Şu halde bir tarihsel kesişmenin olduğu yadsınamaz. Xızır ile Surp Sarkis'in benzerliklerine gelince, inanışa göre ikisi de kış ortası (Şubat ayı başlarında) beyaz atıyla köyleri geziyor, iki halk da onu koruyucu-kurtarıcı olarak anıyor, onun adına her yıl aynı haftanın ilk üç günü oruç tutuyor, kavrulmuş buğday ve ketelerle ziyaretlere gidiyor vs... Komşu iki halk bundan dolayı “Sizin Xızır'ınız bizim Surp Sarkis'imiz” diyerek duygu ortaklığı kuruyor. Eleştirilen albümün kısacık tanıtım yazısında açıklamasız olarak öyle bir değinmenin olması bu nedenle abes değil, önyargısı olmayan için anlaşılır, allerjisi olmayan için de kabul edilir bir benzetmedir. Gürdal Aksoy o tarihsel kesişmeyi yadsımadan “Sorun burada yalnızca şudur” diyor: “Hiç değilse başlangıçta Dersim'deki Kürt aşiretlerin bir kısmı bunu Ermenilerden -Hristiyanlık öncesi ya da sonrası biçimiyle- mi aldılar; yoksa kendileri de aynı inanca bağlı olduklarından, onların da başından beri bağlı oldukları bir gelenek miydi?” (age, s.109). Eleştirinin sahiplerine o kitabı baştan sona iyi okumalarını, öyle göz ucuyla bakıp yanlış şeylere dayanak yapmaktan kaçınmalarını öneririm. Son olarak albümün içerdiği şarkıların kaynaklarına gelince, bölgeye ait olmadığı söylenebilecek tek parça “Surp Garabed'e Gitmişim” isimli şarkı. Onun Muş'taki Surp Garabet üzerine söylendiği doğrudur, zaten sözlerinden anlaşılıyor. Ancak Dersim'in bağrında 1938'e kadar ayakta olan Halvori Surp Garabed manastırı da çok önemli bir değer arzettiği için onun anısına aynı isimli bu parçaya bir istisna olarak yer verilmesi tuhaf sayılmaz, zaten Mikail'in Agos'taki söyleşisinde bundan söz edilmiş olduğuna göre samimiyeti sorgulatacak bir durum da değildir. Surp Garabet haricindeki bütün parçalar Çemişgezek çıkışlı Ermeniler tarafından kendi yörelerinin anonim halk şarkıları olarak derlenmiş, yazıya ve notaya dökülmüştür. Mikail Aslan albümünün tanıtımında derleyici olarak belli isimler veriyor. Bunlar benim sağladığım kaynaktan ayrı olarak, İlda Simonian'ın arşivinde ve Ermenistan'da bulduklarına ilişkin olmalı, ben onları görmediğim için tanıklık edemem. Benim açıklık getirebileceğim, kendi elimdeki Hampartsum Kasparyan'ın “Çemişgezek ve Köyleri' kitabından olan parçalardır. Bunlar albümün 12 şarkısından 7'sini oluşturuyor. (Sıra numaraları 3, 5, 6, 7, 8, 10, 11). Bu noktada “kitap Çemişgezek'le ilgili diye parçalar da oraya ait sayılmak zorunda mı?” gibi bir itirazınızın olacağını anlıyorum. Ama fazla kaygılanmaya gerek olmadığını gösteren veriler mevcut. Aktarılan bütün parçaların üzerinde notaya alan isim olarak Avedis K. Mesuments imzası yer alıyor. Bu isimle ilgili bilgiye aynı kitapta rastlamazken Antranik L. Polatyan'ın “Arapgir Ermenileri Tarihi”ndeki sözlü edebiyat ve müzik bölümünde rastladım. Orada yer verilen Arapgir halk şarkılarının notaları da aynı imzayı taşıyordu. O bölümün açıklamalarını bizzat kaleme almış olan Mesuments, kendisinin Arapgir ve çevresinden derlemelerini içeren “Narod” isimli (Bordeaux-1946) kitapçığından başka, Hovhannes Acemyan'ın Çemişgezek ve çevresinden toparladığı ve yine kendisinin notaya döktüğü 71 parça şarkıları içeren “Harsnacığa” isimli (Paris-1955) kitapcığı da zikrediyor. İşte H. Kasparyan'ın kitabında yer verdiği şarkılar bunlardır. Çemişgezek ve çevresinden derlendiği açıkça belirtildiğine göre oraya ait olduğuna inanmak gerekir. Aynı yerde o çevrenin köylerini tanıtan dörtlükler, ayrıca Mıntsur (Munzur) dağına atıfta bulunan şarkılar da var, ama bunlar notasız verildiğinden albüme katılmaları mümkün olmamıştır. Egin yöresi Ermenice şarkıları içinde de Munzur'a güzelleme örnekleri var. Sonuçta bu komşu yöreler Dersim coğrafyasının sınırlarını teşkil eder ve çok harici yerler sayılmaz. Yöre yöre derlenen parçaların ne kadar kesin sınırlarla ayrı tutulabileceği konusunda Mesuments şunları söylüyor: “Arapgir, Agın (Eğin) ve Çımışgadzak (Çemişgezek) üçgeni içinde yaşayan Ermeniler kendi aralarında değişe değişe küçük özgünlükler katarak aynı türküleri söyler ve her biri de kendilerine ait sayarlar onları. Ben bunun farkına vardım Çemişgezek'ten derlenmiş 71 parçayı notaya dökerken. Öte yandan, mesela 'Ağçig na na' şarkısı ta Marmara kıyılarına ulaşmış. Batıya doğru göçmek zorunda kalanlar kendi çıkınları içinde bir anane olarak götürmüş o parçayı. Bu aynı zamanda o şarkının eskiliğine delalet eder, değil mi ki sözkonusu göç yeni değildir...” (Arapgir Ermenileri Tarihi, s. 236) Albüme yönelik eleştiride parçaların sözlerinde geçen pağnik (hamam), bağ-bahçe, nar ağacı gibi şeylerin Dersim'e yabancı olduğu iddiası ise, Dersim denilen yeri en dağlık kesimlerdeki üç tepenin arasından ibaret sayan, tarih boyunca hiç bir şey üretilmemiş ve yeşertilmesi imkansız çöle benzeten tuhaf bir bakışın ürünü. Deniyor ki “Hamam’ın ve hamam kütürünün olmadığı bir yerde hamama ilişkin bir halk şarkısının olması ilginç bir olay(...) Bağcılığın ve bağların olmadığı yerde bağların kapısında şarkılar söylenmesi de hamamlara şarkı söylenmesine benziyor. Yöreyi gezen gezginler ve misyonerlerin adını andıkları meyve ağacı cevizdir (...) “haydi bizim bağa” ... Bu şarkıda adından da anlaşılacağı gibi üzüm ön plana çıkan meyvedir. Yanı sıra “nar çiçekleri” ne de atıfta bulunuyor. Dersim de üzüm bilinen ama yaygın olarak yetiştirilmeyen bir meyve iken nar’ın varlığına dair elimizde bir bilgi yok...” Demek misyoner ve gezginler cevizden başka birşey görmemiş. Peki siz neci oluyorsunuz, Dersimli olduğunuz halde siz de mi bir şey görmediniz? Elma, armut, badem, dut, ne bileyim hani hiç değilse yabani şakok da mı yetişmezdi bulunduğunuz yerlerde?.. Belki Ermeniler silindikten sonra bir çok şey yetiştirilmez olmuş, var olanlar da bakımsızlıktan kurutulmuştur. Öyle ise o çoraklık imajını geçmişe uzatmak haksızlık olmaz mı? Eskiden en sarp ve ziraate elverişsiz yerlerde bile birşeyler yetiştirildiğini oraların köylerine ait isimlerden anlamak mümkün. Daha düşük ve kısmen düzlük alanlar ise bağ ve bahçelerle dolu olmuştur. En azından eski zaman için böyle olduğunu Çemişgezek ve Çarsancak'la ilgili kitaplar tanıtlıyor. Öte yandan küçük de olsa kasabaları, içinde mahalleleri, çarşısı filanı olduğuna göre bir iki hamamın varlığı da yadırganacak bir şey değil. Bunu hiç veriye sahip olmadan mantıki olarakbile kabul edebilirsiniz. Ama yok “mantık filan anlamam” derseniz buyurun size kanıt. H. Kasparyan'ın kitabında Çemişgezek'in mahallelerini tanıtan bölümden, şehrin iki hamamına ilişkin pasajları okuyun: “HAMAMATEK TAĞI : Bu da şehrin kuzey sınırında, fakat Türklerin yaşadığı bir mahalleydi. Doğu ve kuzey-doğusunda Şıvod ve Akrag mahalleleri yükselir, batı uzantısında Kasar, güneyinde Baş Pınar yer alırdı. Mahallenin kuzey-doğu sınırındaki tepenin eteğinde şehrin yukarı hamamı bulunuyor ve ismi de buradan geliyordu. (...) ÇUXUR TAĞ (ÇUKUR MAHALLE) : Şehrin güney kenarında ve isminin de ifade ettiği gibi en çukur mevkide bulunan mahalleydi. Güneyden kuzeye koni biçiminde yükselir ve yukarı ucu bayır oluşturarak çarşının aşağı meydanına birleşirdi. Doğudan Haci Cami mahallesine, güney-doğudan Der Kasparyan’a komşuydu. (...) Mahallenin doğu ucunda yarı yıkık bir cami vardı. Onun yanında da alçak kemerli bir çeşme. Kuzey ucunda çarşıya bitişik “Vari Pağnik” (Aşağı Hamam) bulunuyordu. Bu çok eski ve doğu mimari tarzında inşa edilmiş üç bölümlü bir yapıydı. Birinci geniş bölüm soyunma yeri, ikinci daha küçük bölüm serinleme alanı, üçüncü en büyük ve kümbetli bölüm ise yıkanma yeriydi. Ortası iki metre çapında göbek taşı, çevresi kemerli girişleriyle ikişer kurnaların bulunduğu kubbeli küçük odalardan oluşan klasik bir Osmanlı hamamıydı. Türkler ve Ermeniler için ayrı ayrı günleri vardı hamamın. Her birinin kendi günleri de öğleye kadar erkeklere, öğleden sonra kadınlara aitti. Yine her cemaatin dini bayram ve arife günlerini gözönüne alan bir düzenleme yapılırdı. Mahallenin kuzey-batı köşesinde, hamamın ocak bölümü karşısında Surp Asdvadzadzin Ermeni Kilisesi, onun biraz aşağısında ise mahallenin su ihtiyacını karşılayan küçük kemerli çeşme yer alıyordu...” (H. Kasparyan, Çemişgezek ve Köyleri, s.75-80)
“Arapgir, Dzopk* diyarının bir parçası, oturmuş tepecikler üstüne ve pınarlar içinde... Gömülü yeşil bir halının kucağında, gül ile menekşe, nar ile elma, armut ile ayva, üzüm ile dut birbiriyle öpüşür... Burada bizim atalarımız asırlar boyu uğraşmış ve terlemiş, sevinmiş ve oynamış, kırılmış ve ağlamış; fakat yaratmışlar devasa bir kültür! Ve onu kutsamışlar, alınterleri, gözyaşları ve kanlarıyla... Şimdi bu değerlerin düşmanları, köklerini kazıdıktan sonra bir buçuk milyon halkımızın, sahiplendikten sonra bütün vatanımızı, dağıttıktan sonra kalanları dünyanın yedi bucağına, yok ettikten sonra kültürümüzün tükenmez hazinelerini, bir de geriye kalmış kırıntıların gelecek mirasçısı olmaya çalışıyorlar.** İşte bu yönelimin yarattığı endişeyle 1930'dan başlayarak halkımızın kültür mirasını kayda geçmeye çabalıyorum...” (aktaran A. L. Polatyan, Arapgir Ermenileri Tarihi, s. 208) ------------------------------------------- *Dzopk, Dersim'in çok eski adı, Yunan kaynaklarındaki Sophene'nin Ermenice versiyonu **Yazar buraya düştüğü bir dipnotta İkinci Dünya Savaşı'nın öngünlerinde Halide Edip Adıvar'ın ünlü Ermeni müzisyen-kompozitör Gomidas hakkında “Türk kültürü ve sanatının bir parçası” diye konuşmasına atıfta bulunuyor. Konunun her yönüyle incelenmeye değer olduğunu ve amacınızın bir şekilde tartışmaya açmak olduğunu söylediğinize göre, sizden ricam bu yazıyı yalnız kendinize yazılmış bir cevap olarak saklamayıp kendi eleştirinizin yayınlandığı aynı internet sitesinde (ve varsa başka yerde) okuyucuların bilgisine sunmanız olacak.
Saygılarımla
Hovsep Hayreni 03.11.2010 ------------------------ Düzeltme ve Özür: Hollanda Dersim Vakfı'nın Petag Eleştirisine Cevap yazımda Gürdal Aksoy'un “Dersim Alevi Kürt Mitolojisi” kitabındaki “Roce Xızıri'de (Hızır Orucu) Mithraist bir kalıntı” başlıklı irdelemesinden hareketle Xızır figürü hakkında fikir yürütürken önemli bir hataya düşmüş olduğumu sonradan farkettim. Değinmek istediğim esas konu Xızır ile Surp Sarkis arasındaki benzerlik yada paralellikti. Bu noktada işin özünü değiştiren bir şey olmamakla beraber, referans verdiğim incelemenin bir tespitini yanlış aksettirmiş olduğumdan dolayı düzeltme yapmayı sorumluluk sayıyorum. Gürdal Aksoy kitabında ele aldığı Raa Haq'ın önemli dinsel figürlerinden Duzgi'yi eski Zerdüşti tanrılardan Mithra'nın bir dönüşümü sayarken, Xızır'i ise Fenikeliler'in Kothar wa Hasis adlı tanrısının dönüşümü sayıyor. Ben önceden okumuş olduğum kitabı son durumda biraz aceleyle karıştırırken Hızır orucu ve onu izleyen kutlamaların da Mithracı gelenekten kalma oluşuna dair belirlemelerine takılarak Gürdal Aksoy'un Duzgi gibi Xızır'ı da Mithra'nın devamı saydığı yanılgısına düşmüşüm. Bu hatayı üstelik de muhataplarıma o kitabı iyi okumalarını salık verdiğim bir durumda göstermem tuhaf olmuştur. Şu durumda üstünkörü incelemeye dair yaptığım eleştiri benim için de geçerlidir diyerek, Sayın Aksoy'dan, yazının muhataplarından ve okuyuculardan özür diliyorum. Hovsep Hayreni 5 Kasım 201 --------------------------------- Harita ve Fotoğraflar JARUDİYAR arşivine ait. İlk foto Harput Ermenileri. Harita, Dersim-Eremeni haritası; Kevork Haladjian’ın “The Culture of Armenians of Dersim”. |


Hollanda Dersim Vakfı'nın Sayın Yöneticileri
Mikail'in orada örnek olarak andığı isimler, özellikle kendi doğup büyüdüğü çevreden ve aramızdaki sohbetler sırasında Ermenice anlamlarını benden duyduğu köylere aittir. Çocuk yaşta yönelttiği sorulara annesinin verdiği yanıt, yani “o isimlerin Ermenilerden kaldığı”, sizin de belirttiğiniz gibi Dersim halkının hafızasında yeri olan Ermenilerin eski varlığından hareketle bir kanaat ifadesidir. Bunu dile getiren Mikail kendi dilinde anlam veremediği her ismin mutlak Ermenice olduğunu iddia etmiş sayılamaz herhalde.
“Yϋzbaşı L. Molyenux-Seel’in bu aktarımlarından çıkan sonuçları şöyle sıralayabiliriz:
Özetlemek gerekirse;
Konuyu uzatmadan yazıda eleştirilen “Xızır (Surp Sarkis)” meselesine değinmek istiyorum. Evet hiç bir açıklayıcı not düşülmeden yapılan özdeşleştirme sorunlu sayılır. Ama Alevilerin Xızır'ı ile Ermenilerin Surp Sarkis'i arasında bir paralellik ve tarihsel kökleri itibariyle bir çakışma vardır ki, bundan dolayı öyle çok abes karşılanacak bir durum da sayılmaz.
Nihayet bir kanıt da “nar ağacının Dersim'de duyulmuş bir şey olmadığı” iddiasına karşı vererek bitirmek istiyorum. Bu aynı zamanda albüme ilişkin eleştiri yazısının ruhuna karşı zaman içinden verilmiş anlamlı bir yanıt olacak. Sözü albümdeki parçaların derleyicisi Avedis K. Mesuments'e bırakıyorum:



.jpg)






Yorumlar
Mikail'in calismalari dersimliler için bir yol haritasidir, gerek Agerayis, kilide kou, Petag albümleri iyi anlamak gerekiyor.
Teoride Ermenisiz bir Dersim konsepti gerçek disidir, ancak pratikte isler farkli olabilir. bilinçli bir toplum sart ve Dersimlilerin (kirmanc, kirdash, ermeni vs ...) rehabilitasyonu sart.
Ne diyorsun! acaba, ufakta olsa birkaç iz bulurlarmı, bulamazlarmı?
Bu izlerinde peşine genelde Türkleşmiş ve Kürtleşmiş Dersimliler düşermi, düşmezmi?
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.