| Ölü Kültü ve Toplumsal... |
|
“Dokuz gün sarayda ağlayalım ona Urukagina yasalarının çok önemli bir bölümü ‘ölüm vergisi’ ve mezar töreni kurallarına ayrılmıştı: « Mezara (gömülen) götürülen adamın (tayını)
Modern dünyada olduğu gibi, eski dünyada da yazılı ve yazılı olmayan yasalar, verili toplumun gerçek sorunlarına yanıt olarak ortaya çıkar. Urukagina yasaları ölüm ve mezar törenleri üzerine insan tarihinin, 40 asır önceki, bilinen en eski yazılı Sümer yasalarıdır; doğal olarak da ‘en eski’ törelere dayanmaktadır. Ölen bireyin ‘öteki dünya ile olan ilişkileri’ görece sonraki dönem soyutlamalarıdır; en eski toplum birimler, ölen bireyin ‘bu dünyada’ yaşayanlarla ilişkisinde ‘rahat etmesi’ için çabalamıştır. Günümüze ‘ölü ziyafetleri’ biçimiyle ulaşan ‘ölüm vergisi’ dahil, konuya ilişkin bütün kurallar ‘ölü bedenin rahat ettirilmesi’ amacına yöneliktir. Bu noktada başvurulan sembolizm yamyamlık kurallarından uzaklaşabilmenin araçları olmuştur. ‘Ölü sahipliği’, ‘ölü çırasını yakma hakkı’, ‘ölü vergisi’ ve onun biçimleri olarak ‘ölü ziyafetleri’, mezar başında ağlaşma, ‘saç- baş dağıtma’, ‘yaka-bağır parçalama’ uygulamaları, ‘baş sağlığı’ ve ‘toprağı bol olsun’ temennileri, ataların kafatası ve kemiklerini saklama gibi olgular ortaya çıkış gerekçeleri bakımından, geçmis toplumsal ilişkilerin bir bölümüne ışık tutan, toplumsal sembolizm örnekleridir. Cenaze ve mezar düzeni, eski toplumun ilişki düzeninin bir yansıtıcısıdır. Bu ‘düzende’ önce cenaze sahipliği olgusu ile karşılaşırız. Cenazeye ‘sahip çıkmak’ temel bir konudur.
İlyada’da, Patraklos’un cenaze töreni sırasında, yemek hazırlığını başkalarının yapması gerektiğini, ‘öbür işler’in ise “ölü yakınlarına düştüğünü” okuyoruz. Türkçede ‘çırasını yakma’ olarak yaşayan deyimin kaynağı olan cenaze kandilini yakma ve ölen bireyin başında durma kutsal ödevi Sümer döneminde yalnızca yasal varis olma özelliği bulunan ölü yakınlarından "ibila" olarak adlandırılan kişi tarafından yerine getirilebiliyordu. İbila, genellikle ilk, (frére ainé), büyük oğuldur; eğer oğul yoksa bu ödev, kızların içinde, sadece, kendi toplum birimine bağlı kalabilsin diye‚ evlendirilmeyip, kutsal tapınak fahişesi yapılmış olan kız tarafından üstlenilebiliyordu. ‘Ölünün sahiplenilmesi’ o denli önemlidir ki, Turuva önündeki savaş, bir noktada, Turuvalılar ile savaş olmaktan çıkar, ölü bedenleri kimin kendi tarafina çekeceği savaşına dönüşür.
5000 yıl önce Sümerler zamanında, Lagaş kıralı Entemena, aralarında durmadan toprak sorunu cıkan komşusu Umma kıralı Urlumma’yı yenilgiye uğratınca, bu zaferin anısına yazdırdığı anıta, Ummalıların “savaş alanında ölmüş askerlerini öylece bırakmalarını” bir aşağılama; kendisinin Ummalı ölülere ‘mezar yaptırmasını’ da bir üstünlük olarak yazdırmayı önemsemiştir. Eski toplum öldürmeye değil, mezarsız bırakmaya daha çok acır; Aşil tarafından öldürülen Hektor, son nefesinde, ölü bedeninin Turuvalılara verilmesi için yalvarıyordu.
“Yalvarırım, canın, dizlerin, anan baban adına, Eski insan, ölmek ve öldürmekten çok mezar ve ölü beden ile daha çok ilgilenmiş gibidir.
Evrensel özellik gösteren cenaze kültünün merkezinde, ölen birey adına toplu ziyafet törenleri bulunmakla birlikte, farklı türlerdeki defin törenine katılım hak ve biçimleri; defnetme hazırlık ve ölü beden koruma tarzlarında geniş, ayrıntılı ve kesin olan törensel kurallar bulunmaktadır. Ölüm anını takip eden süreçte, 'ölü sahipleri'ne yönelik yeme, içme ve cinsel ilişki yasağı bulunmaktadır. Günümüz yerli topluluklarında hâlâ bulunan, ‘ölü sahipleri’nin, bir cenaze töreni takvimine göre, yeme, içme, uyuma ve cinsel ilişki yasağına Homeros dünyasında da rastlarız: Patraklos'un yasının tutulduğu dönemde Aşil'in ulu anası tanrıça Thetis oğlunun yanına oturmuş, eliyle okşayarak ona diller dökmüş; Saç-sakal kesme(me)ye, kavga ve haykırma(ma)ya (sessizliğe) vb. ilişkin bir dizi kural saptıyoruz. Özel giysi renk ve biçimleri ile katılım hakkı elde edilen toplantı türleriyle karşılaşıyoruz.
Tanrıça İnanna, Ölüler Diyarı’na inerken sadık veziri Ninşubur’a şöyle demişti: "Ölüler diyarına vardığım zaman
Gılgamış ise 'mikku ve pukku'sunu 'ölüler diyarı'ndan çıkarmaya giden dostu Enkidu’ya şöyle öğüt veriyordu: “Temiz giysiler giyme…
Eski tablet çözümlemelerinde kelime anlamlarının verilmesinde birçok sorunla karşılaşırız; bununla birlikte, giysi, sandalet, asa, mızrak gibi araçların bireyin aidi olduğu toplum birimini belirleme ve kavga-savaş araçları olduğu anlaşılmaktadır. Mezar törenlerinde göğüs-bağır parçalama, saç-baş dağıtma, yanakları tırnaklama davranışları, üzüntünün doğal dışvurum biçimi değildir; devralınmış, dolayısıyla sonradan edinilmiş töresel bir uygulamlardır. Aynı biçimde, Turuva’da ölüm haberini alan kadının yaşmağını çekip fırlatması, insana ait doğal üzüntü refleksi değil; töresel yineleme olarak kazanılmış bir davranış biçimidir:
“Başından yere attı parlak şeritlerini
Yaşmak veya yaşmağın gizlediği saç biçimi kadının, o anki veya evlilik öncesi aidi olduğu toplum birimi tanıtan belgilerdir ve bu tür davranışlar, özünde, katılımcı bireyin aidiyet belirtilerinden kurtularak tören sırasında ölü beden ile başka bir aidiyet düzeyinde ilişki kurma çabasının sembolik anlatımları olarak ortaya çıkmışlardır. Kimi Afrika yerli kabilelerinde mezar töreninin, ölü beden etrafında bir çeşit minyatür savaş şeklinde gerçekleşiyor olması uzmanları şaşırtmıştı: Sessizlik-yüksek ses yasağına ilişkin kurallara sahip olarak ölüm törenleri eski toplumun ilişkilerinin yansıtıcısıdır. Ölüm törenleri konusunda bireyler dileklerince hareket edemezler; bir törenin takvimine göre hareket edilmelidir. Turuva kıralı Piriamos, İlyada'da, oğlu Hektor’un ölüm töreni takvimini şöyle açıklamıştı:
“Haydi, dokuz gün sarayda ağlayalım ona
Her topluluğun kendine has biçimleri olan cenaze rituel takvimleri bulunmaktadır. Örneğin 3'üncü, 7'nci , 40 ve 52'nci günler doğrudan ölü bireyle ilgili olmayan, eski toplum birim örgütlenme ve eski takvim rakamlarıdır. Afrikalı kimi kabilelerde bir cenaze yakını erkek "baş sağlığı " dileği için “ölü evi”ne geldiğinde, önce mezarın üzerine yoruluncaya değin toprak atacak, sonra da “cenaze yemeği”ni yiyip yeniden köyüne dönecektir. Türkçede ölen bireye yönelik ‘toprağı bol olsun’ dileği, hem “dostluk” ifade eder ve hem de toprak atma geleneği olarak, kümbet veya piramit mezar türlerinin ortaya çıkışıyla ilişkili görünmektedir. Bireyin ölümünün “ölü sahipleri” tarafından üç gün duyurulmaması; “ölü sahibi olmayanlardan” gizlenmesi gibi, ölü bedenin ılık, soğuk veya kaynar su ile yıkanması eski toplumun önemli bir sorunudur. İslam öncesi bir geleneğe dayanıyor olsa gereken ölü bedenin, “soğuk su ile yuğulması” biçimindeki eski Türk vasiyeti, kendi başına anlamı olan ritüel parçalarıdır. Homeros döneminde ölü bedenin yakılmadan önce kızgın-kaynar su ile yıkandığını öğreniyoruz.
İslami gelenekte bu uygulama ılık su olarak genelleştirilmiştir. “Soğuk su” geleneği, ötekilerden, tören hazırlığında kazan kullanmamakla ayrılır ve bu ayırım, özünde, eski toplumun yamyamlık tarzındaki farklılığı verir. Defin işleminin tarihteki tek biçimi ölünün toprağa gömülmesi değildir. Yakma ve külünü nehire, havaya savurma veya saklama, gömme; ölü bedeni dağ başları veya kaya oyuklarda kurutarak muhafaza da bazı yöntemlerdir. Nehirleri sınır olan toplum birimlerin ölülerini nehirlere bıraktıklarına ilişkin bulgulara da sahibiz. Bir ortaçağ Arap seyyahı olan İbni Batuta, Türklerin Müslümanlığa geçiş döneminin tam kapanmadığı bir sırada, Beylikler döneminde, Anadolu'da yaptığı gezi sırasında, ölülerini tahta çardakta kurutan Türk boylarının varlığını üstü örtülü bir şekilde izah etmekteydi. Bu tanıklık Adana'lıların mezarlık için " Tahtalı Köy" deyimini kullanmaları ile uyuşmaktadır.
Musalla taşında hak helalleşmesi, yeniden incelemeye değer bir ritueldir ve özünde yaşayanların ölü beden üzerindeki haklarından feragat etmeleri bakımından bir ‘hellalleşme’ söz konusu gibidir. Eski Ahid’in tanrıları ve Kuran, ölü eti yemenin yasaklanması üzerine boş yere durmuş olamazlar.
Safa Kaçmaz
|

Safa Kaçmaz/Ölü Kültü ve Toplumsal Sembolizm
«Sonra büyük bir üç ayaklı kazana



.jpg)






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.